‘akıl kendisinin ne olduğunu bilmemektedir’
Hucvir
Matematik formel bir bilim de olsa hayatımızın her köşesine girmiştir... Kutsal ya da yasal olan birşey bulabilmek için matematiğe ihtiyaç vardır. O zaman matematiğin herşeyi açıkladığını iddia eder ve herşeyin birşeyde birleştiğini kabul edebilirsiniz. Pi sayısı, mükemmel bir buluş olarak teknik hayatımızda rol oynamıştır. Sıfır da öyle. Sıfırı Arapların bulduğunu ve Endülüs üzerinden Avrupa'ya geçtiğini bilirsiniz. Bu rakamın felsefi karşılığı yunancada midenizmos denilen nihilizmdir. (Miden yunancada sıfır demektir.) Araplarda ne kadar nihilizm var hiç bilmiyorum. Sıfırı buldukları halde Arapların oraya uğramamış nihilizm. Hayır, şaka yapıyorum. Mutelize ile birlikte, Aristo'yu yeniden hayata döndürmüş, İbni Haldun ile Aydınlanma Avrupa'sının fitilini ateşlemiş araplarda da nihilistler olagelmiştir. Onların farkı, Ortaçağ'dan daha uzun bir süre cadı avlarına kurban gitmeleridir ki beri tarafta deri yüzme törenleri de yapılırdı.
Aristo 1'in filozofudur. Birçok metni, Agyos Oros'daki münzeviler tarafından güzel yazı derslerinde kopyalandıkları için hayatta kalmışlardır. Herşey bir şeyde birleşir. Kilit sözcük budur onun çizdiği evreni tasvirlemek için. Akinalı Tomas, hristiyanlık ve Aristo'yu uzlaştırmıştır. Herşeyin birleştiği ve herşeyin üzerinde olan tanrının temsilcisi kilisedir. Herşeyin üzerinde olan doğanın temsilcisi ise teknik. Tabi bunun doğuracağı kozmolojinin merkezinde insan yeralıyordu, doğanın merkezindeki yaratık. Galile'nin başına gelenlerin müsebbibi, sözkonusu düşüncenin iktidarıydı. Üç kişilik Venedik engizisyonu, bütün şehri yargılama hakkına sahipti. Ve bu güçlerini hunharca bir otoriteyle karanlığa gömdükleri Ortaçağ boyunca yitirmediler. Aydınlanma ile bütün Ortaçağ'ın bastırdığı şey patladı.
Herkes Aristo'ya göre yapıyor açıklamasını. Gencecik yaşta yeryüzünün en büyük İmparatoru olan Büyük İskender'in hocasına göre. Çünkü bu kişi, babası Filippo'dan ve annesi Olimpia'dan daha fazla İskender'i yaratan etkendir. Söyleminin anlaşılır kısmı basittir. Bir, sıfır kadar karmaşık bir rakam değildir. En basit rakamdır.
Söylemin merkezi rolü tekniğe aittir. İnsan önce pratiğini yaşayarak düşünce üretmiştir. Yani pratik düşünceden önce gelir (ille de Politzer ağzıyla söylemek gerekiyorsa). İnsanlar gözlem yaparak veri elde eder ve bu verileri doğaya kemend atabilmek için kullanırlar. Meteoroloji gibi olasılık bilimlerinin yaptığı budur. Aynı uygulama sosyal alana geçtiğinde sosyoloji kavramı karşımıza çıkmıştır. Yani doğa gibi toplumun kendisinin de bilimsel bir nesne olarak tanımlanması sürecine. Üretim ilişkilerinin her köklü değişimi, kendi sosyal yapısını yaratmıştır. Burjuvazinin doğuşu, kilisenin sunduğu düşüncenin egemenliğine son verebilmek için yeterli olmamış, 200 yıl boyunca Fransız Devrimi beklenmiştir. Aydınlanma, sanayi devrimine paralel gelişir. İngiltere'de kral sembolikleşip lordlar kamarasıyla eski düzenin temsilcileri de seçim sisteminin yanıbaşında varlığını sürdürürken, Fransa'da sağ tarafta oturan sağcılar (neden Jirondenler demiyoruz bilmiyorum) da ilk defa sözü edilen devrimin, bir gün sürmediği gösteriyorlardı. Zaten Fransız Devrimi denilen şey Paris Komünü'ne kadar varan ayaklanmalar, kanlı hükümetler dönemidir. 1789'da Bastil'in basılmasıyla bitmemiştir herşey. Ve ortaya çıkan modern dünyanın her teknik altüst oluşu, düşünce dünyasını da altüst etmiştir. Son olarak, 2. Dünya Savaşı'nda Avrupa büyük bir psikolojik altüst oluş yaşadı. Bu yüzden artık Avrupa'da savaşlar olmayacak. Uygarlık bu aşamaya dek varmış bulunuyor. Sanayi çağından iletişim çağına geçmiş bulunuyoruz. Fakat bu yeni çağda herşey o kadar hızlı akıp gidiyor ki hergün başka bir teknik devrimin sonuçlarıyla sarsılıyoruz. Sırf Youtube'ın bile nasıl bir kültürel, düşünsel sonuca yolaçacağını tahmin edebilmek bugün çok zor.(Tabi şu 100 dolarlık laptoplar çıkamadı gitti.) Beslenme sorununda (kimyasal gübrenin üretime girişi gibi teknik nedenlerle) köklü çözümler yaratan tarım devrimi yaşandı. Sanayi devrimi, Avrupa aydınlanmasının ve kapitalizmin rahmi, mitra'sıydı. Şimdi sanayide robotlarla üretime, tarımda ise organik tarım devrimine geçiliyor. ABD'nin yeni sömürgeciliğiyle dünyaya yayılan kapitalizm, AB ile yeni bir toplumsal model inşa ediyor. Ve küreselleşme denilen çağda, dünya tek bir pazar haline geldiğinden, fırsat eşitliği yaygınlaşıyor.
Bu 1'in hikayesiydi.
Modern kapitalizm, görkemli parlamento binalarını göstererek, birin yani kralın egemenliğinin bittiğini söylüyor. Bana sorarsanız en iyi kral ölü kral olduğu gibi, en tehlikeli kral da kendisini en iyi saklayandır. Sermayenin merkezileşmesi olgusu, Yahuda'nın Vahiyleri'ndeki canavar tiplerinden biri olan George W. Bush gibilerini doğurmuştur bu parlamenter sistemle ve arkasındaki oligarşinin basit bir tetikçisinden ibarettir. Kendi inancına göre Mesih'in inmesi beklenen toprakları bombalatmaktadır. Kral oligarşinin içine gizlenmiştir. (Rockefeller Jr.'ı Mesih diye yutturmaya kalkarlarsa o zaman seyret!) İnsan uygarlığının 1'den çoğula yaptığı yolculuk, sıfırda sonuçlanacaktır, çünkü bilim ve din de dahil, insanın varlığını yanıtlayacak bütün cevaplar suya düşmüştür. İnsanın varoluşu karşısındaki bu açmazı her zaman yokoluş şoklarına yolaçmıştır.
Çünkü teknik, insanın doğaya yabancılaşarak intihar edişinin tarihini verir. Hiroşima ve Nagazaki'ye uzanan, sokaklara konulan kameralarla gücünü devasa boyutlara çıkaran bir kontrol aygıtı doğurur. Bugünden bakıldığında gelecek, dünyayı yokedecek bir savaştan ibarettir. Şehirler derhal dağılmalı, küçük toplumsal birimlere dönüşmelidir. Teknoloji elenmeli, sanayi sistemi tümüyle lağvedilmelidir. İnsanlığın tek çıkar yolu, böylesi bir devrimdir. Aksi taktirde, kaptanları da dahil bu gemideki herkes boğulacaktır. Yönetimin iletişime dönüşmesi dışında bir şansımız yok. Yöneticilerin ortadan kalkması için, bütün hiyerarşik toplumsal kurumların lağvedilmesi, geçersizleşmesi gerekir. Küçük toplumsal birimler halinde, bir iletişim ağı içinde yaşayan ve toprakla ilişkisini yitirmemiş insanlar varolmalı gelecekte. Romantik yanımız bunu diyor. Ama gerçekçi yanımız, insanın bunu başaramayacağına inanıyor.
Kapitalizm, İngiltere'de yaşadığı tarihi Bangladeş'te yaşamayacak. Bangladeş'in, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olduğu günü görürsek iş değişir tabi. Tefeci para sisteminin polisi IMF'den kurtulsa bile, herhangi bir 3. dünya ülkesinin mevcut dünya düzeninde kalkınması bile mümkün değildir. Bu 3. dünya, 2. büyük savaştan sonra ABD ve eski imparator İngiltere tarafından Bretton Woods'da belirlenen ölçüde yeniden-sömürgeleşmiştir. 50 yıldır SSCB ile birlikte yaşayıp ortadan kalkan ölçülü savaş, demokrasinin tarihi içinde yeralıyor mu? Yoksa demokrasiye zarar gelmeden mi geçti bu zaman?
Yani Aristo öyle dedi diye dünyayı kesip biçerseniz, bu tekmerkezci, imparatorlukçu ideolojinin gelecek onyıllar boyunca yıkıcılıktan uzak kalacağına inanalım mı? Afganistan dağlarında, Basra Körfezi'nde yaşanan savaşın iki tarafı vardır; batılı teröristler ve doğulu teröristler. Demokrasi ve monarşi değil. Enerji kanallarını kanla ve roketle denetim altına almaya çalışan emperyal haydutlarla yerel haydutlar.
Yine de doğu savunmalarında yeralması gereken bir özeleştiri vardır. Ölüme antipati ilkesinin yoksunluğu... Bu ilkenin gelişmesini neyin engellediği de ayrı bir sorundur. Kapitalist merkezler tarafından işbaşına getirilen cuntaların tek sebebi sivil toplumun gelişmemiş olması mıdır? Ve Peron zamanında dünyanın 7. büyük ekonomisi olan Arjantin'in geldiği nokta, üretim ilişkilerinin gelişmesi teorisini yalanlamıyor mu? Fabrikaların kapanması, aç insan ordularının marketlere saldırması, kapitalist ilişkilerin global finans ağı tarafından yutulabilecek bir hukuki-siyasal kıvamda tutulmasının ve uluslararası para sisteminin varlığının bir sonucudur. Üretim ilişkilerinin gelişmesi masalınınsa inkarıdır.
Yine de gerçekçiliğin sınırlarını bilmekte fayda var. İç dinamiklerin hiç mi suçu yok? İdam cezası tartışmalarını hatırlayalım. İdamın kalkmasını isteyen kimdi? AB. Kalkmamasını isteyen kimdi? ABdullah Öcalan'ın asılmasını isteyenler. Abdullah Öcalan daha doğmadan önce, o çok övündüğümüz kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle beraber mesela idam da kalkmış olsaydı da mesela Gülten Akın Erdal Eren'e şiir yazmasaydı daha güzel olmaz mıydı? 17 yaşında bir çocuğun asılması için bas bas bağıran o milletvekilleri ve hukuk adamları (Baki Tuğ gibileri) bizi mi temsil ediyor gerçekten?
Doğunun tek günahı ölüme duyduğu sempati değil elbette. Hamaset de iyi para ediyor doğuda. 'Asalım, asalım' diye bağıran adamı bir dakika için cellatın eline vermek lazım ki adil bir karar versin. Öldürmek değil, yaşatmak üzerine kurulu bir dünya için ne gerekiyor? Bir din mi?
Türkiye'de laiklik tartışılıyor. Siyasi partilerin argümanlarına hakim kılınmak istenen bir cumhuriyet ilkesi. Laiklik, toplumun temel sorunu değildir. Başörtüsünü yasaklamak, gerçekten de yüzde 99 olmasa da müslüman olan bir toplumda kimin cesaret edeceği iştir? Müslüman demokratlarımız hem AB hem de ABD'den iyi not alıyorlar, neden? Çünkü bu bölgede müslümanlık diri tutulmalıdır. Ilımlı olarak tabi, El Kaide'ye alternatif bir tesettür defilesi olarak.
Bu da sıfırın hikayesi...
Avrupa kapılarından (yine medeni olmayan yöntemlerle) girdikten sonra beni en çok şaşırtan farklarımızdan biri, buraya postmodernizm dediğimiz şeyin henüz uğramamış olmasıydı. Tabi sadece Yunanistan için konuşuyorum. Henüz Derrida ve Deleuze geyikleri yapmıyorlar diye ben bunu ilerlemeci bir mantıkla yorumluyorum.
Ama yanılgı. Burada Derrida ve Deleuze gökten zembille düşmemiş, bir zincirin halkaları sadece. Hatırlarsanız, bize biraz gökten düştüler. Biz ne güzel Türkiye yarı-feodal mi değil mi tartışması yapıyorduk. Şimdi de AB'ye girelim mi girmeyelim mi tartışması yapıyoruz. Her ne kadar İttihat ve Terakki'yle pozitivizm antremanımız olsa da biz nerden geldiğimizi pek iyi bilmiyoruz. Tarihsel bağlarımız zayıf. En fazla aşiret ya da aile bağlarıyla birbirlerine sarılan insanlarız. Ulusça birlik olmak denilen şeyin sadece slogan halini gördük. Avrupa'da durum öyle değil. 'Sınıfsız, imtiyazsız bir kütleyiz' esprisi Türkiye'de her ne kadar salakça kaçsa da burada gerçekten ulusu anlatıyor. En azından yönetilen sınıflarda. Yapılan iş basit. Bir harita alacaksınız önünüze ve onu kesip biçeceksiniz. Afrika'ya yapıldığı gibi. Bugün Belçika'da komik bir şekilde gerçekleştiği gibi. Sonra Sir Çeçil Rodez bir devlet olacak. Herif tek başına devlet. AB sihirli değneği, Türkiye'deki sosyal uçurumu düzleme iddiasıyla dokunuyor kafamıza. Ama... Aması var tabi. Serbest kapitalizm her yerde aynı etkiyi yaratmıyor.
Aristo, tektanrıcılığın filozofudur. Gerçi o doğa ve tanrıyı aynı anlamda kullanıyordu ama imparatorluk düşüncesi için bundan daha geçerli bir gerekçe bulunamazdı zaten. İşte Aristo'yu ve Platon'u ölümsüzleştiren asıl unsur, Büyük İskender'in, yani tanrının yeryüzündeki temsilcisinin (ya da Mısır'da olduğu gibi bizzat tanrının kendisinin) hakikati tayin edeceği iddiası ve bunun gerçekleşmesidir.
Salata yaparken parmağımı kestiğim için yazmaya ara veriyorum. Tabi Aristo'nun salata yapmak gibi bir derdi yoktu. Onun köleleri vardı felsefecilerin çoğu gibi. Kinikler, bizim miskin dediğimiz Sinoplu Diyojen'in öğrencileri, onlardan değildirler. Şarap fıçısından dışarı çıkmazlar. Elinde kandille ''bir insan arıyorum'' diyen Diyojen, şarap tanrısı Diyojen'le özdeşleşmiştir.
Hucvir
Matematik formel bir bilim de olsa hayatımızın her köşesine girmiştir... Kutsal ya da yasal olan birşey bulabilmek için matematiğe ihtiyaç vardır. O zaman matematiğin herşeyi açıkladığını iddia eder ve herşeyin birşeyde birleştiğini kabul edebilirsiniz. Pi sayısı, mükemmel bir buluş olarak teknik hayatımızda rol oynamıştır. Sıfır da öyle. Sıfırı Arapların bulduğunu ve Endülüs üzerinden Avrupa'ya geçtiğini bilirsiniz. Bu rakamın felsefi karşılığı yunancada midenizmos denilen nihilizmdir. (Miden yunancada sıfır demektir.) Araplarda ne kadar nihilizm var hiç bilmiyorum. Sıfırı buldukları halde Arapların oraya uğramamış nihilizm. Hayır, şaka yapıyorum. Mutelize ile birlikte, Aristo'yu yeniden hayata döndürmüş, İbni Haldun ile Aydınlanma Avrupa'sının fitilini ateşlemiş araplarda da nihilistler olagelmiştir. Onların farkı, Ortaçağ'dan daha uzun bir süre cadı avlarına kurban gitmeleridir ki beri tarafta deri yüzme törenleri de yapılırdı.
Aristo 1'in filozofudur. Birçok metni, Agyos Oros'daki münzeviler tarafından güzel yazı derslerinde kopyalandıkları için hayatta kalmışlardır. Herşey bir şeyde birleşir. Kilit sözcük budur onun çizdiği evreni tasvirlemek için. Akinalı Tomas, hristiyanlık ve Aristo'yu uzlaştırmıştır. Herşeyin birleştiği ve herşeyin üzerinde olan tanrının temsilcisi kilisedir. Herşeyin üzerinde olan doğanın temsilcisi ise teknik. Tabi bunun doğuracağı kozmolojinin merkezinde insan yeralıyordu, doğanın merkezindeki yaratık. Galile'nin başına gelenlerin müsebbibi, sözkonusu düşüncenin iktidarıydı. Üç kişilik Venedik engizisyonu, bütün şehri yargılama hakkına sahipti. Ve bu güçlerini hunharca bir otoriteyle karanlığa gömdükleri Ortaçağ boyunca yitirmediler. Aydınlanma ile bütün Ortaçağ'ın bastırdığı şey patladı.
Herkes Aristo'ya göre yapıyor açıklamasını. Gencecik yaşta yeryüzünün en büyük İmparatoru olan Büyük İskender'in hocasına göre. Çünkü bu kişi, babası Filippo'dan ve annesi Olimpia'dan daha fazla İskender'i yaratan etkendir. Söyleminin anlaşılır kısmı basittir. Bir, sıfır kadar karmaşık bir rakam değildir. En basit rakamdır.
Söylemin merkezi rolü tekniğe aittir. İnsan önce pratiğini yaşayarak düşünce üretmiştir. Yani pratik düşünceden önce gelir (ille de Politzer ağzıyla söylemek gerekiyorsa). İnsanlar gözlem yaparak veri elde eder ve bu verileri doğaya kemend atabilmek için kullanırlar. Meteoroloji gibi olasılık bilimlerinin yaptığı budur. Aynı uygulama sosyal alana geçtiğinde sosyoloji kavramı karşımıza çıkmıştır. Yani doğa gibi toplumun kendisinin de bilimsel bir nesne olarak tanımlanması sürecine. Üretim ilişkilerinin her köklü değişimi, kendi sosyal yapısını yaratmıştır. Burjuvazinin doğuşu, kilisenin sunduğu düşüncenin egemenliğine son verebilmek için yeterli olmamış, 200 yıl boyunca Fransız Devrimi beklenmiştir. Aydınlanma, sanayi devrimine paralel gelişir. İngiltere'de kral sembolikleşip lordlar kamarasıyla eski düzenin temsilcileri de seçim sisteminin yanıbaşında varlığını sürdürürken, Fransa'da sağ tarafta oturan sağcılar (neden Jirondenler demiyoruz bilmiyorum) da ilk defa sözü edilen devrimin, bir gün sürmediği gösteriyorlardı. Zaten Fransız Devrimi denilen şey Paris Komünü'ne kadar varan ayaklanmalar, kanlı hükümetler dönemidir. 1789'da Bastil'in basılmasıyla bitmemiştir herşey. Ve ortaya çıkan modern dünyanın her teknik altüst oluşu, düşünce dünyasını da altüst etmiştir. Son olarak, 2. Dünya Savaşı'nda Avrupa büyük bir psikolojik altüst oluş yaşadı. Bu yüzden artık Avrupa'da savaşlar olmayacak. Uygarlık bu aşamaya dek varmış bulunuyor. Sanayi çağından iletişim çağına geçmiş bulunuyoruz. Fakat bu yeni çağda herşey o kadar hızlı akıp gidiyor ki hergün başka bir teknik devrimin sonuçlarıyla sarsılıyoruz. Sırf Youtube'ın bile nasıl bir kültürel, düşünsel sonuca yolaçacağını tahmin edebilmek bugün çok zor.(Tabi şu 100 dolarlık laptoplar çıkamadı gitti.) Beslenme sorununda (kimyasal gübrenin üretime girişi gibi teknik nedenlerle) köklü çözümler yaratan tarım devrimi yaşandı. Sanayi devrimi, Avrupa aydınlanmasının ve kapitalizmin rahmi, mitra'sıydı. Şimdi sanayide robotlarla üretime, tarımda ise organik tarım devrimine geçiliyor. ABD'nin yeni sömürgeciliğiyle dünyaya yayılan kapitalizm, AB ile yeni bir toplumsal model inşa ediyor. Ve küreselleşme denilen çağda, dünya tek bir pazar haline geldiğinden, fırsat eşitliği yaygınlaşıyor.
Bu 1'in hikayesiydi.
Modern kapitalizm, görkemli parlamento binalarını göstererek, birin yani kralın egemenliğinin bittiğini söylüyor. Bana sorarsanız en iyi kral ölü kral olduğu gibi, en tehlikeli kral da kendisini en iyi saklayandır. Sermayenin merkezileşmesi olgusu, Yahuda'nın Vahiyleri'ndeki canavar tiplerinden biri olan George W. Bush gibilerini doğurmuştur bu parlamenter sistemle ve arkasındaki oligarşinin basit bir tetikçisinden ibarettir. Kendi inancına göre Mesih'in inmesi beklenen toprakları bombalatmaktadır. Kral oligarşinin içine gizlenmiştir. (Rockefeller Jr.'ı Mesih diye yutturmaya kalkarlarsa o zaman seyret!) İnsan uygarlığının 1'den çoğula yaptığı yolculuk, sıfırda sonuçlanacaktır, çünkü bilim ve din de dahil, insanın varlığını yanıtlayacak bütün cevaplar suya düşmüştür. İnsanın varoluşu karşısındaki bu açmazı her zaman yokoluş şoklarına yolaçmıştır.
Çünkü teknik, insanın doğaya yabancılaşarak intihar edişinin tarihini verir. Hiroşima ve Nagazaki'ye uzanan, sokaklara konulan kameralarla gücünü devasa boyutlara çıkaran bir kontrol aygıtı doğurur. Bugünden bakıldığında gelecek, dünyayı yokedecek bir savaştan ibarettir. Şehirler derhal dağılmalı, küçük toplumsal birimlere dönüşmelidir. Teknoloji elenmeli, sanayi sistemi tümüyle lağvedilmelidir. İnsanlığın tek çıkar yolu, böylesi bir devrimdir. Aksi taktirde, kaptanları da dahil bu gemideki herkes boğulacaktır. Yönetimin iletişime dönüşmesi dışında bir şansımız yok. Yöneticilerin ortadan kalkması için, bütün hiyerarşik toplumsal kurumların lağvedilmesi, geçersizleşmesi gerekir. Küçük toplumsal birimler halinde, bir iletişim ağı içinde yaşayan ve toprakla ilişkisini yitirmemiş insanlar varolmalı gelecekte. Romantik yanımız bunu diyor. Ama gerçekçi yanımız, insanın bunu başaramayacağına inanıyor.
Kapitalizm, İngiltere'de yaşadığı tarihi Bangladeş'te yaşamayacak. Bangladeş'in, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olduğu günü görürsek iş değişir tabi. Tefeci para sisteminin polisi IMF'den kurtulsa bile, herhangi bir 3. dünya ülkesinin mevcut dünya düzeninde kalkınması bile mümkün değildir. Bu 3. dünya, 2. büyük savaştan sonra ABD ve eski imparator İngiltere tarafından Bretton Woods'da belirlenen ölçüde yeniden-sömürgeleşmiştir. 50 yıldır SSCB ile birlikte yaşayıp ortadan kalkan ölçülü savaş, demokrasinin tarihi içinde yeralıyor mu? Yoksa demokrasiye zarar gelmeden mi geçti bu zaman?
Yani Aristo öyle dedi diye dünyayı kesip biçerseniz, bu tekmerkezci, imparatorlukçu ideolojinin gelecek onyıllar boyunca yıkıcılıktan uzak kalacağına inanalım mı? Afganistan dağlarında, Basra Körfezi'nde yaşanan savaşın iki tarafı vardır; batılı teröristler ve doğulu teröristler. Demokrasi ve monarşi değil. Enerji kanallarını kanla ve roketle denetim altına almaya çalışan emperyal haydutlarla yerel haydutlar.
Yine de doğu savunmalarında yeralması gereken bir özeleştiri vardır. Ölüme antipati ilkesinin yoksunluğu... Bu ilkenin gelişmesini neyin engellediği de ayrı bir sorundur. Kapitalist merkezler tarafından işbaşına getirilen cuntaların tek sebebi sivil toplumun gelişmemiş olması mıdır? Ve Peron zamanında dünyanın 7. büyük ekonomisi olan Arjantin'in geldiği nokta, üretim ilişkilerinin gelişmesi teorisini yalanlamıyor mu? Fabrikaların kapanması, aç insan ordularının marketlere saldırması, kapitalist ilişkilerin global finans ağı tarafından yutulabilecek bir hukuki-siyasal kıvamda tutulmasının ve uluslararası para sisteminin varlığının bir sonucudur. Üretim ilişkilerinin gelişmesi masalınınsa inkarıdır.
Yine de gerçekçiliğin sınırlarını bilmekte fayda var. İç dinamiklerin hiç mi suçu yok? İdam cezası tartışmalarını hatırlayalım. İdamın kalkmasını isteyen kimdi? AB. Kalkmamasını isteyen kimdi? ABdullah Öcalan'ın asılmasını isteyenler. Abdullah Öcalan daha doğmadan önce, o çok övündüğümüz kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle beraber mesela idam da kalkmış olsaydı da mesela Gülten Akın Erdal Eren'e şiir yazmasaydı daha güzel olmaz mıydı? 17 yaşında bir çocuğun asılması için bas bas bağıran o milletvekilleri ve hukuk adamları (Baki Tuğ gibileri) bizi mi temsil ediyor gerçekten?
Doğunun tek günahı ölüme duyduğu sempati değil elbette. Hamaset de iyi para ediyor doğuda. 'Asalım, asalım' diye bağıran adamı bir dakika için cellatın eline vermek lazım ki adil bir karar versin. Öldürmek değil, yaşatmak üzerine kurulu bir dünya için ne gerekiyor? Bir din mi?
Türkiye'de laiklik tartışılıyor. Siyasi partilerin argümanlarına hakim kılınmak istenen bir cumhuriyet ilkesi. Laiklik, toplumun temel sorunu değildir. Başörtüsünü yasaklamak, gerçekten de yüzde 99 olmasa da müslüman olan bir toplumda kimin cesaret edeceği iştir? Müslüman demokratlarımız hem AB hem de ABD'den iyi not alıyorlar, neden? Çünkü bu bölgede müslümanlık diri tutulmalıdır. Ilımlı olarak tabi, El Kaide'ye alternatif bir tesettür defilesi olarak.
Bu da sıfırın hikayesi...
Avrupa kapılarından (yine medeni olmayan yöntemlerle) girdikten sonra beni en çok şaşırtan farklarımızdan biri, buraya postmodernizm dediğimiz şeyin henüz uğramamış olmasıydı. Tabi sadece Yunanistan için konuşuyorum. Henüz Derrida ve Deleuze geyikleri yapmıyorlar diye ben bunu ilerlemeci bir mantıkla yorumluyorum.
Ama yanılgı. Burada Derrida ve Deleuze gökten zembille düşmemiş, bir zincirin halkaları sadece. Hatırlarsanız, bize biraz gökten düştüler. Biz ne güzel Türkiye yarı-feodal mi değil mi tartışması yapıyorduk. Şimdi de AB'ye girelim mi girmeyelim mi tartışması yapıyoruz. Her ne kadar İttihat ve Terakki'yle pozitivizm antremanımız olsa da biz nerden geldiğimizi pek iyi bilmiyoruz. Tarihsel bağlarımız zayıf. En fazla aşiret ya da aile bağlarıyla birbirlerine sarılan insanlarız. Ulusça birlik olmak denilen şeyin sadece slogan halini gördük. Avrupa'da durum öyle değil. 'Sınıfsız, imtiyazsız bir kütleyiz' esprisi Türkiye'de her ne kadar salakça kaçsa da burada gerçekten ulusu anlatıyor. En azından yönetilen sınıflarda. Yapılan iş basit. Bir harita alacaksınız önünüze ve onu kesip biçeceksiniz. Afrika'ya yapıldığı gibi. Bugün Belçika'da komik bir şekilde gerçekleştiği gibi. Sonra Sir Çeçil Rodez bir devlet olacak. Herif tek başına devlet. AB sihirli değneği, Türkiye'deki sosyal uçurumu düzleme iddiasıyla dokunuyor kafamıza. Ama... Aması var tabi. Serbest kapitalizm her yerde aynı etkiyi yaratmıyor.
Aristo, tektanrıcılığın filozofudur. Gerçi o doğa ve tanrıyı aynı anlamda kullanıyordu ama imparatorluk düşüncesi için bundan daha geçerli bir gerekçe bulunamazdı zaten. İşte Aristo'yu ve Platon'u ölümsüzleştiren asıl unsur, Büyük İskender'in, yani tanrının yeryüzündeki temsilcisinin (ya da Mısır'da olduğu gibi bizzat tanrının kendisinin) hakikati tayin edeceği iddiası ve bunun gerçekleşmesidir.
Salata yaparken parmağımı kestiğim için yazmaya ara veriyorum. Tabi Aristo'nun salata yapmak gibi bir derdi yoktu. Onun köleleri vardı felsefecilerin çoğu gibi. Kinikler, bizim miskin dediğimiz Sinoplu Diyojen'in öğrencileri, onlardan değildirler. Şarap fıçısından dışarı çıkmazlar. Elinde kandille ''bir insan arıyorum'' diyen Diyojen, şarap tanrısı Diyojen'le özdeşleşmiştir.