türkiye'nin yakın politik tarihinden sayfalar

12 Eylül 1980
Türkiye’nin yakın politik tarihi, 12 Eylül 1980 cuntasıyla şekillendirilmiştir.
Birkaç fabrikatör ailesinin yanısıra, ağaların, müteahitlerin, askeri-bürokrat elitin dışındaki toplumsal kesimleri zaten temsil etmeyen parlamenter kuklaoyunu kesintiye uğradı.


Fakat cuntanın asıl hedefi, merkezi iktidarı etkisiz bırakan silahlanmış sokak hareketini dağıtmaktı.


Cunta bildirisinde temel amaçları açıkça belirtiliyordu; ‘anarşiye son vermek’.
Grevler yasaklandı.
İç Pazar daraltılarak, dış borçlara endeksli bir ekonomi politikasına geçildi.
Çünkü Türkiye, ABD’nin kolaylıkla hükmedebildiği sayılı ülkelerden biriydi ve neoliberalizmin ilk kobaylarından biri oldu.


49 kişi idam edildi.
98 bin kişi örgüt üyeliğinden yargılandı ve 50 bin kişi cezaevlerine sokuldu.
650 bin kişi gözaltına alındı ve fişlendi.
171kişi işkenceyle öldürüldü.
Dönemin CIA İstasyon Şefi, cuntacılar için ‘bizim çocuklar’ diyordu.




15 Ağustos 1984
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) gerillaları, Eruh ve Şemdinli Karakollarına saldırarak, bugün  hala süren bir çatışmanın ilk kurşununu sıktılar.


İlk kurşun demek doğru olmayabilir.
Çünkü bu, yüzyılın 29. Kürt isyanıydı.
TBMM 1. Meclis kayıtlarına da yansıyan, Lozan Anlaşması’nın hemen öncesinde İsmet İnönü’nün kürt aşiret reisleriyle ‘otonomi’ sözü vererek kurduğu ittifak, taşlar yerli yerine oturduktan hemen sonra, 1925 senesinde bozulacaktı.


Fakat Takrir-i Sükun Yasası’nın tek hedefi Şeyh Sait isyanı değildi.
Grevlerin yasaklanması da bir diğer parçasıydı.
Otonominin bir yalan olduğunu anlamaları bir yana, geçen yıllar, Cumhuriyet’in kürtler için isyanlar ve katliamlar tarihi olacağını gösterdi.


1938 Dersim isyanının kanla bastırılmasını Atatürk bizzat yerinde teftiş etmişti.


Seyyar ‘İstiklal’ Mahkemeleri’yle onbinlerce kürt kurşuna dizildi.


87 yıllık tarihi boyunca Cumhuriyet, basit ulusal hakları vermektense kürt kasabı olmayı tercih etti.
Yine de kemalizmin asimilasyon politikaları kürtler için yeterli olmadı.
İşte Lozan Anlaşması’yla yoksayılan Kürdistan adlı bu sömürge, 1984’ten bugüne varlığını bütün dünyaya gösteriyor.


Buna rağmen, Türk devleti, bildiği yoldan devam etti.
Sözkonusu savaş, bugüne kadar 30 bin insanın hayatına maloldu.
Üstelik, Türk devleti, Vietnam’ı unutturan bir vahşetle, gerilla savaşının bedelini halka ödetti.
Fakat Türk devletinin halka karşı savaşında tek cephe Kürdistan değil.
Halka karşı savaşta neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamamız için, Türkiye Cumhuriyeti’nin selefi Osmanlı’ya kadar gitmemiz icabeder.


Nitekim, günümüz politik güçlerinin kökleri ordadır.
1909’da, Mahmut Şevket Paşa’nın önderlik ettiği askeri elit, ulema denilen dini elitin iktidarına darbe yapmış, Abdülhamit’i tahttan uzaklaştırmıştı.


1923’te Cumhuriyet’i kuran da aynı elitten başkası değil.
Tek partili sistem 1946’da Demokrat Parti kurulana kadar sürmüştü.


Türkiye’nin tek demokratik döneminin, Demokrat Parti’yi iktidardan uzaklaştırarak Başbakan’ı idam eden 60 cuntasıyla geldiği iddia edilir.


Hatta 71 ve 80 cuntası, bu demokrasinin ülkeye fazla geldiğini iddia ederek ortaya çıkar.




Sol
Gerçekten de 1965 seçimlerinde, ilk defa bir sol parti (Türkiye İşçi Partisi) 15 sandalyeyle Meclis’te görünür.


68 gençlik hareketiyle daha da güçlenen bu sol dalga, karşısında 71 cuntasını bulmuş ve ilk sol gerilla grupları bu dönemde ortaya çıkmıştır.


Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi, Che Guevara etkileri güçlü olan bir şehir gerilla hareketidir.
TKP-ML Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu, ortodoks anlamda maoistir ve kır gerillasına yönelir.


Daha sonraları Enver Hocacı bir çizgiye evrilecek olan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu da o dönem  kır ve şehir gerilla eylemleri düzenler.


Bu üç örgüt, idamlar, infazlar, işkenceler ve cezaevleriyle neredeyse 2 yıl içinde yokedildiler.


Ve hemen ardından, efsaneleşerek her yere yayıldılar. 
Takip eden yıllarda, onlara referans veren onlarca örgüt oluşmuş ve geniş toplumsal kesimlere yayılmıştı bile.


Mesela 1977 1 Mayıs’ında 500 bin kişinin Taksim Meydanı’nda toplanmasından korkan devlet güçleri kalabalığa ateş açmış ve 33 kişinin ölümüne yolaçmışlardı.


1978-80 Fatsa’sı, Türkiye’nin ilk sosyalist uygulamalarının sergilendiği belediyeydi.  Devrimci Yol’un zaferiyle halkın karar organları olan halk meclisleri birçok mahallede işlerlik kazandı.


Antifaşist mücadele mahalle mahalle, sokak sokak safları belirler noktaya varmıştı. Her örgütün ‘kurtarılmış bölgeleri’ vardı.


Bunlardan biri de devlet güçlerinin buldozer ve panzerlerle 2 eylül 1977 tarihinde saldırarak yıktığı, bir tür işgal semti olan 1 Mayıs’tı. Maoistlerin etkin olduğu direnişçilerden 12 kişiyi ateş açarak öldüren devlet güçleri, arazi mafyası ve belediyeye karşı mücadele eden Halk Komitesini de tutukladı.


Sivil faşistlerin yetersiz kalmaya başladığı, silahlı güçlerce kurtarılmış bölgelerin yaratıldığı bir ortamda işbaşına gelen cunta, en az 10 yıl süren bir karanlığın da başlangıcıydı.


Genelkurmay Başkanlığı’nın Diyarbakır zindanında yaşananlarla ilgili olarak yaptığı şu açıklama dahi durumun vahametini somutlamaya yeterlidir: “26 Aralık 1978 tarihinden bugüne kadar 63.900 kişinin bu tutukevine girdiği, bu süre içinde 53 ölüm olayına rastlandığı, bu 53 ölüm olayından;


14 kişinin kendini astığı veya yaktığı,
23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü,
9 kişinin ölüm orucu veya açlık grevlerinde öldüğü,
7 kişinin işkenceden öldüğü…”


1991’de Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyen 100 bin maden işçisi, bu karanlıkta ilk defa parlayan bir mum gibiydi.


Aynı yıl çıkarılan bir yasayla cezaevlerinden salınan sol için de yeni bir dönem başlıyordu.


Cunta öncesinin en güçlü örgütlerinden Devrimci Yol, Kurtuluş ve Türkiye Komünist Emek Partisi yasal parti kurmaya yönelirken, yeni bir şehir gerilla hareketi de doğum aşamasındaydı.


1989 1 Mayıs’ında Taksim’e yürümek isteyen binlerce gösterici polisle çatışıyordu.
Mehmet Akif Dalcı, bu sırada bir trafik polisi tarafından alnından vurularak öldürüldü.
Aynı polis birkaç gün sonra Devrimci Sol tarafından öldürüldü.
Şehir gerillasının yeni dönemi bu eylemle başladı.
1996’da ülkenin en büyük iki patronundan biri olan Sabancı’nın öldürülmesine kadar uzandı bu dalga.
Fakat 90’lı yılların Türkiye soluna da damgasına vuran başka bir ateş odağı vardı; Kürdistan’daki gerilla savaşı yoğun katılımlarla, ikili iktidar durumu yaratan bir aşamaya gelmişti. Hatta birçok bölgede, 14 yaşının üzerindeki kürt gençleri zorla gerillaya alındı.


Etrafında yarattığı kürt aydınlanmasıyla, geniş bir yığını harekete geçiriyordu.
Türk devletinin en kanlı dönemlerinden biri de böyle başladı.
Devletin politikası daha fazla zulüm, köyleri yakmak ve zorunlu göç oldu.


1993’ten itibaren polis devletinin en açık uygulamalarına gidildi.
Direksiyon, Demirel-Çiller-Ağar çetesinin elindeydi.
Ağar’ın ifadesiyle; ‘bin gizli operasyon’ gerçekleştirmişlerdi.
1994 yılında, İstanbul’un göbeğinde Özgür Ülke adlı günlük gazete bu çetenin emriyle havaya uçuruldu.
1995 12 Mart’ında alevilerin ve solcuların yoğun olduğu İstanbul Gazi Mahallesi’nde kahveler otomatik silahlarla tarandı ve 1 kişi hayatını kaybetti.


Daha sonradan açığa çıktığı şekilde bu saldırı da aynı çetenin emriyle Osman Gürbüz adlı kontrgerilla elemanı tarafından gerçekleştirilmişti.
Fakat bu provokasyon, beklemedikleri kadar güçlü bir halk direnişiyle yanıtlandı.
Mahallede toplanan 5 bin kişi Karakol’a doğru yürüyüşe geçti ve taşlarla polisi süpürdü.
Polisin kalabalığa açtığı ateşle 17 isyancı can verdi.
Aynı gün 1 Mayıs mahallesindeki barikatlara saldıran polis 2 kişiyi daha öldürdü.
Fakat isyan dinmedi.
90’lı yılların illegal sol gruplarının yoğun olduğu bu gibi yoksul semtlerde (Gülsuyu, Okmeydanı, Nurtepe...vs.) barikatlar kuruldu.


İstanbul’da bir mahalle tarihte ilk defa 3 gün barikatlarla savunuldu.
Sokak hareketinin bu yeni döneminde asıl zirve 1996 1 Mayıs’ıydı.
Onlarca sol örgütün binlerce maskeli taraftarı, Kadıköy’ü deyim yerindeyse devlet güçlerinden temizlediler.
Açılan ateş sonucu 3 gösterici hayatını kaybetti.


Ele aldığımız bu tarih boyunca, 1 Mayıs ve Kürt katliamlarının yanısıra cezaevlerinde de ‘öldürücü’ bir devlet geleneği sürer gider.


1984 , 1996 ve 2000 politik tutsakların tek tip elbise ve hücre tipi cezaevlerine karşı ölüm oruçlarında can verip sakat kaldıkları tarihlerdir.


Birçok marksist-leninist örgütün üyesi 12 tutsak, 1996’da hücrelere geçilmesini engellemek için bu eylemle can verdiler.


Ηücrelere geçiş, 19 Aralık 2000 tarihindeki operasyonda 32 politik tutsağın öldürülmesiyle başladı..
O gün, politik tutsakların bulunduğu 22 cezaevine aynı anda operasyon başlatılmıştı.
Ümraniye ve Çanakkale Cezaevleri’nde tutsaklar 3 gün boyunca, kimyasal bombalara ve taranmalarına rağmen direndiler.
Bütün politik tutsaklar hücrelere sevkedildiler.
Eylül ayında başlayan ölüm orucu, ilerleyen 4 yıl boyunca 122 kurban verdi.
Ve yüzlerce politik tutsak, aynı eylemden sonra sakat kaldı.  
Onlardan birçoğuyla birlikte, ‘Türkiye devrimci hareketi’ de hafıza kaybına uğradı.
Son onyıllar hafızalardan silindi.
Cuntayla başlayan radikal solun yokedilmesi operasyonunda son darbe vurulmuştu.



28 Şubat 1996: Postmodern Cunta
1960 Cuntası’yla başlayan modern Türkiye’nin politik yaşamındaki bir diğer kesim de islamcılardı.
Aslında onlar, 1909’dan bu yana devletin yaslandığı iki tarihsel politik gelenek arasındaki çatışmanın ‘dinsel cemaat ve ulema’ tarafıydılar.


1925 yılında ‘şapka devrimi’ adı verilen, fesin ve sarığın yasaklandığı kanunlarla Avrupalılaşma ve batılılaşma serüveni kültürel doruğuna varmıştı.


Fakat 1990’lı yıllar boyunca üniversitelerde öğrenciler türbanın serbestçe giyilebilmesi için eylemler yapıyorlardı.
Bu paradoksla geçen onyıllar, batı ve doğu arasında sıkışıp kalmanın kimlik kriziyle damgalanmıştı.


Batılılaşmanın siyasal hedefi olan AB’ne giriş sürecinde Türkiye, kendine sentetik bir kimlik geliştirdi; liberal müslümanlık.
1996 yılında, ordunun emriyle geleneksel islamcı Erbakan’ın hükümetten uzaklaştırıldığı 28 Şubat postmodern cuntası gerçekleşti.


Ordu, islamcılara sakallarını kesmelerini emretmişti.
Onlar orda durmadılar; tesettür defilelerine varacak kadar modernize oldular.
Böylece liberal müslümanlığın ‘milli şef’ ikonu Tayyip Erdoğan’ın ortaya çıkma zemini de oluştu.
Fakat Erdoğan-Gül ikilisi daha yeni partilerinin adını bile koymadan  Beyaz Saray’a gittiklerinde herkes yeni bir hükümetin yolda olduğunu anlamıştı.


Çünkü Türkiye denilen bu büyük pastanın en büyük dilimi dış borçlar adı verilen Beyaz Saray’ın haracıdır.
Türkiye’de hükümet kurmak, devleti IMF’den 4 yıllığına kiralamak gibi birşeydir. O yüzden bütün partiler muhalefette IMF karşıtı, hükümete gelince de IMF taraftarıdır. Tıpkı Erdoğan gibi.


Ergenekon
3 Ocak 1997 tarihinde Susurluk’ta bir kamyona çarpan mersedesi süren polis müdürüyle birlikte meşhur bir faşist tetikçi olan Abdullah Çatlı da hayatını kaybetti.


Kürt toprak ağası ve milletvekili Bucak kazadan sağ kurtuldu.
Polis devletinin saklanır bir tarafı kalmamıştı.
1952’de NATO’ya katılan Türkiye’nin ilk gladyo operasyonu, İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker tarafından tasarlanan 6-7 Eylül Olayları’ydı. O günden beri linç kültürünün değişik versiyonlarıyla tanışmak mümkün.


Ve bugün, daha sahici bir demokrasi oyunu için, Türk devleti modernize ediliyor.
Vahşi derin devletin saldırıları altında, bu modernizasyon ihalesini üstlenebilecek bir sol kalmamıştı ortada.


İhaleyi Erdoğan’ın liberal müslümanları üstlendiler.
Orduyu kışlasına sokmayı henüz başaramamış olsa da politik rolünü daraltmayı başarmış olan Erdoğan hükümetinin en önemli saldırısı Ergenekon Davası oldu.


Özellikle, eski Özel Savaş Dairesi Başkanı Veli Küçük adlı generalin tutuklanması şaşırtıcı bir gelişmeydi.
90’lı yılların terminatörü Küçük, cinayetleriyle sol ve kürt hareketi açısından bilinen bir isimdi.


Çatışmanın taraflarını tanımlamak hiçbir zaman kolay değildi.  
Akdeniz kültürüyle yoğrulmuş batısında ve sahil bölgelerinde Mustafa Kemal’in kurduğu CHP etkinken, islamın tartışılmaz hakimiyetindeki Türkiye’nin iç bölgeleri Erdoğan’ın AKP’sinin elinde.


Aslında bu iki kültür, birbirlerine iki ayrı ülke kadar uzak.
Ülkenin içinde bulunduğu politik süreç bakımından kemalistler muhafazakar, islamcılar ise değişimci rolündeler.
Gerçek şu ki Türkiye’de düzen, polis devletinin yoğun sömürü ilişkilerini ve derin toplumsal eşitsizliği zorla ayakta tutmasına dayanıyor.


Politika sahnesinden sürekli kovulan ve çıkarlarını ifade edebilecekleri zeminlerden yoksun büyük çoğunluk açısından bugün yaşanan değişimin bir anlam  ifade edip etmediği cevapsız bir sorudur.


 Zorba bir devlet tarafından tebalaştırılmış ve yarısı şehirlerde yaşayan bu nüfus, sadece sert sömürü ilişkileri tarafından değil, aynı zamanda sert kültürel ilişkiler tarafından kuşatılmıştır.


Bu topraklarda doğan insan teki’nin zihinsel ve duygusal gelişimi, öncelikle bu iki duvara çarparak dağılır.


Bu yüzden, kemalist, islamcı, kürt gibi merkezi politik figürler, kendilerini önceleyen Özal makyavelizmiyle uzlaşarak ‘herkesin herkese karşı savaşı’nda yerlerini alırlar.


Bütün bu kimlikleri öğüten neoliberal ideolojinin gölgesi altında yaşanan krizin sonucu tuhaftır; islamcıların sağı, kemalistlerin solu temsil ettiği parlamenter oyun çökmüştür.


Kemalistler statükoyu muhafaza etmeye uğraşırken, islamcılar cunta anayasasını değiştirmeye uğraşıyorlar.