Sözünü edeceğimiz ortak paydaların hiç de önemsiz olmadığına inanıyorum. Bunların başında demokrasi kavramı geliyor. Ben her ne kadar dikkat etmemiz gereken kavramın anarşizm olduğuna inanıyor olsam da asıl buluşma noktamızın demokrasi kavramı olduğunu biliyorum.
Öyleyse bu adını andığımızın ne olduğundan da bahsetmek gerekir biraz. Etimolojik olarak halk ve iktidar kavramlarını içeriyor. (Oysaki biz, demokratik halk iktidarı gibi laflarla konuya verdiğimiz önemin altını çizmiştik yıllarca.) Tarihsel olarak Atina site devletinde ortaya çıkıyor. Yani bundan 2500 yıl kadar önce. Demokrasinin dimos'u içinde köleler yeralmıyordu. Onlar, bütün bu hak paylaşımından hiçbir şey almadan, soyluların ve yurttaşların altında biryerde hayatta kalmaya çabalıyorlardı. Demokrasi, halktan toplumda yaşayan bütün insanları anlamıyor hala . Bu 2500 yıldır böyle. Yeniden doğduğu Fransa'da, Atinalı kölelerin mirasını Komün'ün Paris'li işçileri sırtlıyordu. Bugün göçmeler sırtlıyor. Ve dünya tarihi, kör topal köleci demokrasiyle, sürdürüyor daha iyiye doğru olan yürüyüşünü. Daha iyiye mi dedim? Hayır, bundan hiç emin değilim!
Ama emin değiliz diye de daha iyisi için uğraşmaktan vazgeçemeyiz. Üstelik kopya yarışına girip sağdan soldan politik model seçmeyi de bırakmalıyız artık; politikanın mekan boyutu bellidir; belli bir toprak parçasına yönelir. Belli bir zaman boyutu vardır; ya gelecek seçimler kadar yakın ya da ütopik bir devrim ve belki de soyut bir hayal kadar uzak. İnsan ömrü ise üç aşağı beş yukarı bellidir; Mahsuni'nin dediği gibi ''çok yaşayan yüze kadar yaşıyor''.
Eğer, yaşamımızda şu an birşeyleri değiştirmiyorsa, sözcüklere değer vermememiz gerektiğini öğrendik. Bu yüzden, demokrasi sözcüğünün de somut, gündelik hayatımızda geçerli bir tarifini bulmak zorundayız. Aynı coğrafi ve tarihsel koşulları paylaştığımız insanlarla birlikte bulmalıyız bunu. Ama hepsinden öte, daha insani bir yaşam arzusuyla bütün bu araçlara ihtiyaç duyduğumuzu hatırlamalıyız.
Azla yetinleyi erdem bilen insanımız, hayattan fazla birşey istemediğinden, sabretmeyi öğreniyor. Hayatın mutluluklarından uzakta yaşadığı şeyi hayat sanıyor. Devletin zincirlerini kırmakla bitmiyor iş, toplumun kendisine ördüğü zincirleri de kırmayı gerektiriyor daha iyi yaşam. Eh, o zaman da bu zor savaşa girmemeyi tercih ediyor. Ve başlıyor zincir fabrikasındaki mesaisine.
Bu yüzden hepimiz, politikanın pis bir oyun olduğunu tekrarlayıp durmakla yetiniriz. Onun hayatımızı mahvetmesine karşı kendimizi savunma cesaretini bile gösteremeyiz. Oysaki bir şekilde bunu yapmamız gerekir; çünkü evet, kapitalist bireyciliğin gözümüzün içine soktuğu gibi, gerçekten de tek bir hayat yaşıyoruz. Ve birilerinin, bu yaşadığımız biricik hayatı mahvetmelerine izin vermemeliyiz.
Biz her ne kadar devrim sözcüğünün tamlayıcısı olarak tanışmış olsak da demokrasi daha somut şeylerle ilgilidir. Toplumsal adalet, toplumun refah düzeyi gibi. Bebek ölüm oranları ve iş kazalarında ölüm gibi istatistiklerle birebir ilgilidir demokrasi. Ne meydanlarda çekilen nutuklarla, ne de demir kıratla ilgisi vardır. Oysa Türkiye'de yaşayan bir insanın aklına önce bu ikisi gelir. Çünkü Türkiye'de yaşayan insanlar siyasi partilerin sidik yarışı olarak algılarlar demokrasi denilen şeyi. Ankara'da biryerlerde dönen dolaplardan ibarettir politika.
Çünkü demokrasi sadece seçim sisteminden ibaret değildir. Seçim sistemi, toplumun aşağıdan yukarıya örgütlenmesi üzerine oturur sadece. Bizde ise Demirel'in ya da Genelkurmay Başkanları'nın şapkası demektir; hepimizin kafasına geçirilen. Bu sayede merdivenin ilk ve son basamağı arasındakiler yıkılıp gitmiştir. Sendika delegeleri, seçmen işçilere bira ısmarlayarak oy toplarken, konfederasyon başkanları bu koltuğa oturunca servet yapar. Sonuçta sendika sendika olmaktan çıkar, tıpkı siyasi partiler ve belediyeler gibi arpalığa dönüşür. Rüşvet çarkı, toplumsal hizmet çarkını kırarken, bu yağmanın en büyük parçasını mutlaka dış borçlar oluşturur. Ve bu hesap elbet birilerinin sırtından çıkarılır. Toplumsal adalet yokolur.
Bütün bunlar size biryerlerden tanıdık geliyorsa eğer, biliyorsunuzdur, orada demokrasi denilen laf salatası hiçbir yaraya merhem olmaz.
Türkiye tarihsel bir dönüşümle yüzyüze. Böylesi işlerin seçilmişler tarafından yapıldığını sanırız ama tarihsel dönüşüm denilen şey o kadar da kolay değil. Toplum dönüşmezse tarihsel dönüşüm de olmaz. Türkiye'nin lanetlileri ne zamana kadar din ve ulus masallarına dayandırılan politik cambazlıklarla oyalanacak? İnsan bilincinin yaşadığı çağdaş altüst oluşlara ne kadar dayanacak bu köhne yapı? Göreceğiz. Daha iyi yaşamamız için varolduğu iddia edilen politik mekanizma birgün bu amaçla da kullanılabilir belki.
İşte, yeşil politika bu şekilde ortaya çıktı. 68'in aktivistleri, hayal ettikleri toplumla bugünün bir sentezini tasarlamayı başardılar. Tabi sözkonusu ülke Almanya olunca, eski molotofçular dışişleri bakanı ve hükümet ortağı olarak, sömürgeci ve ırkçı batı merkezciliğin kuklasına da dönüşebildiler. Yine de Murray Bookchin'in sosyal ekolojist belediye modeli gibi (kıymeti A. Öcalan'ın da gözünden kaçmayan) modeller, daha insani bir yaşam kurabilmemizde en iyi yardımcılarımız olacak.
2
Anlamamız gereken bir gerçek var; doğunun başladığı yerde yaşıyoruz. İmparatorlukların doğduğu ve dünyaya hükmettiği bir yerde. Halka inme tevazusunu gösteren bir siyasete rastlanmadığı gibi halktan çıkanların da kafasının koparıldığı bir despotik yöre. Son imparatorluğun mirasını korumaya çalışan İttihat ve Terakki'cilerden Kemalistlere, oradan Kadro Dergisi'ne ve Yön Dergisi'ne, Doğan Avcıoğlu'na doğru bir çizgi çektiğinizde, solun buralarda nasıl darbeci olabildiğini de anlayacaksınız. Saray solu diye birşey var Türkiye'de. Tıpkı siyasal sistem gibi sol da biraz tepeden inme. ''Burda yapılmışı var!'' O yüzden olsa gerek, hep bir teori-pratik tartışması akar durur. Ama diyalektik bizim oralarda pek tutmadığından, sıkı teoriler ve sıkı pratikler bir türlü buluşamazlar.
Aslında çok basittir herşey; sarayda sol olmaz. Sol seçimden seçime de olmaz. Sokakta doğar ve zaten genellikle orda öldürülür. Ama bazen, düşündüğü gibi davranma şansına sahip olabilir. Yani devlet aygıtı, filler tepişirken eline düşebilir. İşte teoriye de orada ihtiyaç vardır ve ne hikmetse tam da orada unutulur. Ve biz her sakallıya dede demekle kalmayıp peygamber sandığımızdan, hayal ettiğimizle yaptığımız arasındaki tezatlığı zaten sorun etmeyiz. Herşeyin en iyisini bilen birileri bunu da düşünmüştür mutlaka.
Siyasi iktidara göz dikerken, yerel yönetimlerle hiç uğraşmadığımızdan, konuya gerçekçi bakmaktan da tümüyle uzaklaşmışızdır zaten. Oysa yapmamız gereken aslolarak buydu. Bu yüzden, geçtiğimiz yazıda demokrasi kelimesine uyguladığımız etimolojik çözümlemeyi bu yazıda otonomi sözcüğüyle sürdürelim. Afto ve nomia seslerinden oluşuyor ki kendinden yasalı ya da kendisi yasa olan anlamına geliyor. 68 hareketinin toplumsal yaşama bıraktığı silinmez izlerden olan modern otonomlardan bahsedebilmemiz için, yasa koyucuya restini çekmenin özgür zamanına sahip olan metropol çocuklarından sözedebilmemiz gerekti.
Oysa biz aynı kavramı anlamaya Kürdistan'dan dolayı daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Nedeni de biraz farklı. Çünkü Lozan'ın arifesinde İsmet İnönü'nün devlet yetkisi verdiği Kürt toprak ağaları, artık aracısız olarak tanıyorlar Amerikan rüyasını. Bu rüyanın Ortadoğu sahnesinde çanlar çalıyor. Çanların kimin için çaldığını hiçkimse bilmiyor. Toprak ağaları ve askeri zor yoluyla 80 yıldır işletilen çark artık tekliyor. Saflar hızla değişiyor Ortadoğu'da.
Öyleyse bu adını andığımızın ne olduğundan da bahsetmek gerekir biraz. Etimolojik olarak halk ve iktidar kavramlarını içeriyor. (Oysaki biz, demokratik halk iktidarı gibi laflarla konuya verdiğimiz önemin altını çizmiştik yıllarca.) Tarihsel olarak Atina site devletinde ortaya çıkıyor. Yani bundan 2500 yıl kadar önce. Demokrasinin dimos'u içinde köleler yeralmıyordu. Onlar, bütün bu hak paylaşımından hiçbir şey almadan, soyluların ve yurttaşların altında biryerde hayatta kalmaya çabalıyorlardı. Demokrasi, halktan toplumda yaşayan bütün insanları anlamıyor hala . Bu 2500 yıldır böyle. Yeniden doğduğu Fransa'da, Atinalı kölelerin mirasını Komün'ün Paris'li işçileri sırtlıyordu. Bugün göçmeler sırtlıyor. Ve dünya tarihi, kör topal köleci demokrasiyle, sürdürüyor daha iyiye doğru olan yürüyüşünü. Daha iyiye mi dedim? Hayır, bundan hiç emin değilim!
Ama emin değiliz diye de daha iyisi için uğraşmaktan vazgeçemeyiz. Üstelik kopya yarışına girip sağdan soldan politik model seçmeyi de bırakmalıyız artık; politikanın mekan boyutu bellidir; belli bir toprak parçasına yönelir. Belli bir zaman boyutu vardır; ya gelecek seçimler kadar yakın ya da ütopik bir devrim ve belki de soyut bir hayal kadar uzak. İnsan ömrü ise üç aşağı beş yukarı bellidir; Mahsuni'nin dediği gibi ''çok yaşayan yüze kadar yaşıyor''.
Eğer, yaşamımızda şu an birşeyleri değiştirmiyorsa, sözcüklere değer vermememiz gerektiğini öğrendik. Bu yüzden, demokrasi sözcüğünün de somut, gündelik hayatımızda geçerli bir tarifini bulmak zorundayız. Aynı coğrafi ve tarihsel koşulları paylaştığımız insanlarla birlikte bulmalıyız bunu. Ama hepsinden öte, daha insani bir yaşam arzusuyla bütün bu araçlara ihtiyaç duyduğumuzu hatırlamalıyız.
Azla yetinleyi erdem bilen insanımız, hayattan fazla birşey istemediğinden, sabretmeyi öğreniyor. Hayatın mutluluklarından uzakta yaşadığı şeyi hayat sanıyor. Devletin zincirlerini kırmakla bitmiyor iş, toplumun kendisine ördüğü zincirleri de kırmayı gerektiriyor daha iyi yaşam. Eh, o zaman da bu zor savaşa girmemeyi tercih ediyor. Ve başlıyor zincir fabrikasındaki mesaisine.
Bu yüzden hepimiz, politikanın pis bir oyun olduğunu tekrarlayıp durmakla yetiniriz. Onun hayatımızı mahvetmesine karşı kendimizi savunma cesaretini bile gösteremeyiz. Oysaki bir şekilde bunu yapmamız gerekir; çünkü evet, kapitalist bireyciliğin gözümüzün içine soktuğu gibi, gerçekten de tek bir hayat yaşıyoruz. Ve birilerinin, bu yaşadığımız biricik hayatı mahvetmelerine izin vermemeliyiz.
Biz her ne kadar devrim sözcüğünün tamlayıcısı olarak tanışmış olsak da demokrasi daha somut şeylerle ilgilidir. Toplumsal adalet, toplumun refah düzeyi gibi. Bebek ölüm oranları ve iş kazalarında ölüm gibi istatistiklerle birebir ilgilidir demokrasi. Ne meydanlarda çekilen nutuklarla, ne de demir kıratla ilgisi vardır. Oysa Türkiye'de yaşayan bir insanın aklına önce bu ikisi gelir. Çünkü Türkiye'de yaşayan insanlar siyasi partilerin sidik yarışı olarak algılarlar demokrasi denilen şeyi. Ankara'da biryerlerde dönen dolaplardan ibarettir politika.
Çünkü demokrasi sadece seçim sisteminden ibaret değildir. Seçim sistemi, toplumun aşağıdan yukarıya örgütlenmesi üzerine oturur sadece. Bizde ise Demirel'in ya da Genelkurmay Başkanları'nın şapkası demektir; hepimizin kafasına geçirilen. Bu sayede merdivenin ilk ve son basamağı arasındakiler yıkılıp gitmiştir. Sendika delegeleri, seçmen işçilere bira ısmarlayarak oy toplarken, konfederasyon başkanları bu koltuğa oturunca servet yapar. Sonuçta sendika sendika olmaktan çıkar, tıpkı siyasi partiler ve belediyeler gibi arpalığa dönüşür. Rüşvet çarkı, toplumsal hizmet çarkını kırarken, bu yağmanın en büyük parçasını mutlaka dış borçlar oluşturur. Ve bu hesap elbet birilerinin sırtından çıkarılır. Toplumsal adalet yokolur.
Bütün bunlar size biryerlerden tanıdık geliyorsa eğer, biliyorsunuzdur, orada demokrasi denilen laf salatası hiçbir yaraya merhem olmaz.
Türkiye tarihsel bir dönüşümle yüzyüze. Böylesi işlerin seçilmişler tarafından yapıldığını sanırız ama tarihsel dönüşüm denilen şey o kadar da kolay değil. Toplum dönüşmezse tarihsel dönüşüm de olmaz. Türkiye'nin lanetlileri ne zamana kadar din ve ulus masallarına dayandırılan politik cambazlıklarla oyalanacak? İnsan bilincinin yaşadığı çağdaş altüst oluşlara ne kadar dayanacak bu köhne yapı? Göreceğiz. Daha iyi yaşamamız için varolduğu iddia edilen politik mekanizma birgün bu amaçla da kullanılabilir belki.
İşte, yeşil politika bu şekilde ortaya çıktı. 68'in aktivistleri, hayal ettikleri toplumla bugünün bir sentezini tasarlamayı başardılar. Tabi sözkonusu ülke Almanya olunca, eski molotofçular dışişleri bakanı ve hükümet ortağı olarak, sömürgeci ve ırkçı batı merkezciliğin kuklasına da dönüşebildiler. Yine de Murray Bookchin'in sosyal ekolojist belediye modeli gibi (kıymeti A. Öcalan'ın da gözünden kaçmayan) modeller, daha insani bir yaşam kurabilmemizde en iyi yardımcılarımız olacak.
2
Anlamamız gereken bir gerçek var; doğunun başladığı yerde yaşıyoruz. İmparatorlukların doğduğu ve dünyaya hükmettiği bir yerde. Halka inme tevazusunu gösteren bir siyasete rastlanmadığı gibi halktan çıkanların da kafasının koparıldığı bir despotik yöre. Son imparatorluğun mirasını korumaya çalışan İttihat ve Terakki'cilerden Kemalistlere, oradan Kadro Dergisi'ne ve Yön Dergisi'ne, Doğan Avcıoğlu'na doğru bir çizgi çektiğinizde, solun buralarda nasıl darbeci olabildiğini de anlayacaksınız. Saray solu diye birşey var Türkiye'de. Tıpkı siyasal sistem gibi sol da biraz tepeden inme. ''Burda yapılmışı var!'' O yüzden olsa gerek, hep bir teori-pratik tartışması akar durur. Ama diyalektik bizim oralarda pek tutmadığından, sıkı teoriler ve sıkı pratikler bir türlü buluşamazlar.
Aslında çok basittir herşey; sarayda sol olmaz. Sol seçimden seçime de olmaz. Sokakta doğar ve zaten genellikle orda öldürülür. Ama bazen, düşündüğü gibi davranma şansına sahip olabilir. Yani devlet aygıtı, filler tepişirken eline düşebilir. İşte teoriye de orada ihtiyaç vardır ve ne hikmetse tam da orada unutulur. Ve biz her sakallıya dede demekle kalmayıp peygamber sandığımızdan, hayal ettiğimizle yaptığımız arasındaki tezatlığı zaten sorun etmeyiz. Herşeyin en iyisini bilen birileri bunu da düşünmüştür mutlaka.
Siyasi iktidara göz dikerken, yerel yönetimlerle hiç uğraşmadığımızdan, konuya gerçekçi bakmaktan da tümüyle uzaklaşmışızdır zaten. Oysa yapmamız gereken aslolarak buydu. Bu yüzden, geçtiğimiz yazıda demokrasi kelimesine uyguladığımız etimolojik çözümlemeyi bu yazıda otonomi sözcüğüyle sürdürelim. Afto ve nomia seslerinden oluşuyor ki kendinden yasalı ya da kendisi yasa olan anlamına geliyor. 68 hareketinin toplumsal yaşama bıraktığı silinmez izlerden olan modern otonomlardan bahsedebilmemiz için, yasa koyucuya restini çekmenin özgür zamanına sahip olan metropol çocuklarından sözedebilmemiz gerekti.
Oysa biz aynı kavramı anlamaya Kürdistan'dan dolayı daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Nedeni de biraz farklı. Çünkü Lozan'ın arifesinde İsmet İnönü'nün devlet yetkisi verdiği Kürt toprak ağaları, artık aracısız olarak tanıyorlar Amerikan rüyasını. Bu rüyanın Ortadoğu sahnesinde çanlar çalıyor. Çanların kimin için çaldığını hiçkimse bilmiyor. Toprak ağaları ve askeri zor yoluyla 80 yıldır işletilen çark artık tekliyor. Saflar hızla değişiyor Ortadoğu'da.
Herşeyden önce, kemalizmin beslediği aşiret yapısı şimdi onu yiyor. TC'nin kurucu ve asli unsurlarından biri olarak görülen ve adına kart-kurt denilen bir kalabalık (kimileri 20 milyon diyor, kimileri 5 milyon... Milyondan aşağı konuşan yok ama!) yukarıdan iş görmeye alışmış Anayaso'culara haddini bildiriyor yıllardır. Serhıldanlar'la ayağa kalkıyor ve türkçe bilmediği için askerde yediği dayağın hesabını soruyor. Türkiye'nin lafta değil, hakikatte cumhuriyet olmasını istiyorlar. ABD'nin ya da AB'nin bölge hesaplarında bu ayağa kalkış nereye oturtulur, bu ikincil bir konu. Birincil konu, Türkiye'nin cumhurun egemenliğine girmesidir ki bu cumhurun içinde milyonlarca kürt var.Kürtler devletsiz bir ulustur. Siz bu devletsiz ulusa otonomi düzeyinde bile siyasal alan açamazsanız, onlara köleliği öneriyorsunuz demektir ki gördüğünüz gibi bunu kabul etmediklerini her şekilde gösteriyorlar.
Kuzey Kürtleri ile Güney Kürtleri ayrı dünyalarda yaşıyorlar. Güney'deki aşiret yapısının hiçbir Kuzeyli kürde cazip göründüğünü sanmıyorum. Ve şu etle tırnak hikayesini de kimse inkar etmesin, İstanbul'a vizeyle gelmek bir kürdün tercih edeceği şey değildir. Kimse sınırkapısı ya da gümrük kapısı falan istemiyor. 6-7 Eylül'ün 50 yıl sonra hatırlanıp günah çıkarılması gibi, birgün Kürdistan'da işlenen günahların da hesabı verilecek. Fakat marifet burda değil. Marifet, tıpkı 1915 Ermeni Katliamı ve Mübadele gibi 6-7 Eylül'ün de bir ekonomi-politikanın halkaları arasında olduğunu görerek hesaplaşmayı bu alanda yürütmek.
ABD'nin Japonya'ya attığı atom bombaları için özür dilemeyi reddetmesini nasıl değerlendiriyorsanız, İttihat ve Terakki'nin 1915'teki Ermeni Katliamı'nı da aynı kriterlerle değerlendirebilirsiniz. Ha keza, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'nün Lozan politikaları arasında bulunan Mübadele de insani bir yorumla değerlendirilebilir. Çünkü tarihsel bir olgudur. 1990'dan sonra Diyarbakır şehrinin nüfusu nasıl 100 binden 1 milyon yüzbine çıktı peki? 1915 vahşetinin sorumlusunun Enver Paşa denilen dangalak olduğunu biliyoruz en azından. Peki ya Diyarbakır'ı göçerten politikanın arkasındaki isim kim? Ve onca hükümete rağmen bu politika nasıl oluyor da değişmiyor?
''Gittiğimiz yerlerde 'ülkenizdeki azınlıklar' diyorlar. 'Kimdir bu azınlıklar?' diye sorduğumuzda benim Kürt kökenli vatandaşlarımı söylüyorlar. Çünkü terör örgütü, benim Kürt kökenli vatandaşımı yurtdışında 'azınlık' diye tanımlıyor. Kendilerine, 'Bunu benim ülkemdeki Kürt kökenli vatandaşlarım duymasın. Duydukları zaman sizin bu ifadelerine ilk isyan edenler onlar olurlar' dedim. Çünkü onlar, benim ülkemin asli unsurlarıdır. Siz asli unsurları azınlık diye tanımlamaya gayret ediyorsunuz. Kimi aldatıyorsunuz? Büyük bir oyunun içindesiniz. Bizim ülkemizdeki azınlıklar bellidir. Bu da Lozan’da tanımlanmıştır. Onun dışında bizim ülkemizde azınlık yoktur.''
Bunları söyleyen Başbakan'a sorulacak çok şey var. 1500'lerden itibaren Kürdistan diye bir Osmanlı Sancağı olduğunu duymadığınızı söylemeyin Sayın Erdoğan. Sizin çok beğendiğiniz o Lozan Anlaşması'yla üretilen kalınkafalılık binlerce can yediği gibi, bölge insanlarının huzur içinde yaşamasına da hep engel oldu. Siz de o yüzden Batı Trakya'daki azınlığa türk ya da pomak diyemiyorsunuz; sadece müslüman diyebilirsiniz. İyi de, üç beş kişi böyle dedi diye ne kürtler pattadanak türkçe öğreniyorlar, ne de batı trakyalı türkler yunanca. O yüzden aklıevvel politikacılar, savaş yıllarından dinmemiş acı çektirme hevesiyle milyonlarca rum ve türkü yerinden yurdundan etmişlerdi. Bu politikacılardan biri Mustafa Kemal, diğeri de Venizelos'tur. Her ikisi de ulusal kahraman olarak anılır. Oysa Lozan Anlaşması, toplum mühendisliğinin sayısız rezaletinden sadece biridir. Bu mühendislik işleminin en önemli parçasını, asimilasyon oluşturur. Ulus yaratmanın bu altın kuralı, Lozan'dan bugüne Anadolu'nun etnik mozaiğini mermere çevirmeyi, bu zenginliği gömme işlemini tamamlayamamışken, içerde de birileri 'kral çıplak' diye bağırmaya başladı. Nitekim, dünya Ekradlar hakkındaki malumatlarını artırdığı sırada, kart-kurt saçmalıkları uydurarak tercih edilen ve onbinlerce ölüye malolan bu iç savaşın temelleri Lozan'da atılmıştır.
''Zira bu millet bütün farklılığını kesrette vahdet (Çoklukta teklik) anlayışıyla böyle bir iklimde eritmiştir'' diyen Başbakan, günümüzde bunun ne anlama geldiğini iyice düşünmelidir. Bejan Matur'un bir söyleşisinde altını çizdiği gibi, genel af, çözümün artık devreye girmesi gereken bir parçasıdır. PKK'nin demokratik bir örgütlenme olmadığından yakınan Başbakan'a demokratik bir partinin başına gelenleri açıklaması için fırsat doğmuş olur. Mehmet Sincar demokratik yöntemlerle seçilmiş bir milletvekiliydi. Heralde birşeyler biliyor olacaktır bu cinayet hakkında. O değilse bile Veli Küçük kesin biliyor olacaktır. Türkiye'de devlet ve toplum arasında yapısal bir çelişki mevcuttur. Vaktiyle New York Times'a, Economist'e makale konusu olan toplumsal patlama bir türlü gerçekleşmedi. Zira gerçekleşmiş olsaydı, otonomi denilen o sözcüğü iyice hatmetmiş ve kendi halkına yabancı olmayan bir devletle yaşıyor olacaktık.
ABD'nin Japonya'ya attığı atom bombaları için özür dilemeyi reddetmesini nasıl değerlendiriyorsanız, İttihat ve Terakki'nin 1915'teki Ermeni Katliamı'nı da aynı kriterlerle değerlendirebilirsiniz. Ha keza, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'nün Lozan politikaları arasında bulunan Mübadele de insani bir yorumla değerlendirilebilir. Çünkü tarihsel bir olgudur. 1990'dan sonra Diyarbakır şehrinin nüfusu nasıl 100 binden 1 milyon yüzbine çıktı peki? 1915 vahşetinin sorumlusunun Enver Paşa denilen dangalak olduğunu biliyoruz en azından. Peki ya Diyarbakır'ı göçerten politikanın arkasındaki isim kim? Ve onca hükümete rağmen bu politika nasıl oluyor da değişmiyor?
''Gittiğimiz yerlerde 'ülkenizdeki azınlıklar' diyorlar. 'Kimdir bu azınlıklar?' diye sorduğumuzda benim Kürt kökenli vatandaşlarımı söylüyorlar. Çünkü terör örgütü, benim Kürt kökenli vatandaşımı yurtdışında 'azınlık' diye tanımlıyor. Kendilerine, 'Bunu benim ülkemdeki Kürt kökenli vatandaşlarım duymasın. Duydukları zaman sizin bu ifadelerine ilk isyan edenler onlar olurlar' dedim. Çünkü onlar, benim ülkemin asli unsurlarıdır. Siz asli unsurları azınlık diye tanımlamaya gayret ediyorsunuz. Kimi aldatıyorsunuz? Büyük bir oyunun içindesiniz. Bizim ülkemizdeki azınlıklar bellidir. Bu da Lozan’da tanımlanmıştır. Onun dışında bizim ülkemizde azınlık yoktur.''
Bunları söyleyen Başbakan'a sorulacak çok şey var. 1500'lerden itibaren Kürdistan diye bir Osmanlı Sancağı olduğunu duymadığınızı söylemeyin Sayın Erdoğan. Sizin çok beğendiğiniz o Lozan Anlaşması'yla üretilen kalınkafalılık binlerce can yediği gibi, bölge insanlarının huzur içinde yaşamasına da hep engel oldu. Siz de o yüzden Batı Trakya'daki azınlığa türk ya da pomak diyemiyorsunuz; sadece müslüman diyebilirsiniz. İyi de, üç beş kişi böyle dedi diye ne kürtler pattadanak türkçe öğreniyorlar, ne de batı trakyalı türkler yunanca. O yüzden aklıevvel politikacılar, savaş yıllarından dinmemiş acı çektirme hevesiyle milyonlarca rum ve türkü yerinden yurdundan etmişlerdi. Bu politikacılardan biri Mustafa Kemal, diğeri de Venizelos'tur. Her ikisi de ulusal kahraman olarak anılır. Oysa Lozan Anlaşması, toplum mühendisliğinin sayısız rezaletinden sadece biridir. Bu mühendislik işleminin en önemli parçasını, asimilasyon oluşturur. Ulus yaratmanın bu altın kuralı, Lozan'dan bugüne Anadolu'nun etnik mozaiğini mermere çevirmeyi, bu zenginliği gömme işlemini tamamlayamamışken, içerde de birileri 'kral çıplak' diye bağırmaya başladı. Nitekim, dünya Ekradlar hakkındaki malumatlarını artırdığı sırada, kart-kurt saçmalıkları uydurarak tercih edilen ve onbinlerce ölüye malolan bu iç savaşın temelleri Lozan'da atılmıştır.
''Zira bu millet bütün farklılığını kesrette vahdet (Çoklukta teklik) anlayışıyla böyle bir iklimde eritmiştir'' diyen Başbakan, günümüzde bunun ne anlama geldiğini iyice düşünmelidir. Bejan Matur'un bir söyleşisinde altını çizdiği gibi, genel af, çözümün artık devreye girmesi gereken bir parçasıdır. PKK'nin demokratik bir örgütlenme olmadığından yakınan Başbakan'a demokratik bir partinin başına gelenleri açıklaması için fırsat doğmuş olur. Mehmet Sincar demokratik yöntemlerle seçilmiş bir milletvekiliydi. Heralde birşeyler biliyor olacaktır bu cinayet hakkında. O değilse bile Veli Küçük kesin biliyor olacaktır. Türkiye'de devlet ve toplum arasında yapısal bir çelişki mevcuttur. Vaktiyle New York Times'a, Economist'e makale konusu olan toplumsal patlama bir türlü gerçekleşmedi. Zira gerçekleşmiş olsaydı, otonomi denilen o sözcüğü iyice hatmetmiş ve kendi halkına yabancı olmayan bir devletle yaşıyor olacaktık.
Ve isterseniz şimdi kesrette vahdetin ne anlama geleceğinden bahsedelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Lozan'da öyle denildi diye gerçekliğin değişmesini beklemeyin. Ha bu arada, saf ayağına yatmayalım lütfen, İstiklal Mahkemeleri'nin kurduğu seyyar darağaçlarını duymadığınızı söylemeyin sakın. Orgeneral Muğlalı ve 33 Kurşun vakasını da mı duymadınız? Peki Binbaşı Ersever'in kafasını testereyle kestiği köylüyü? Bok yedirilen köylüleri? PKK teröründen önce jandarma terörü olduğunu hiç mi duymadınız? Barışı PKK ile değil, kürt halkıyla imzalayabilirsiniz sadece. Berzan aşiretlerinin oylarını toplamak için Barzani'ye gideceğinize, kendi ülkenizdeki kürtlerin evlerine girmeyi deneyin Sayın Erdoğan.
Sizin de iyi bildiğiniz gibi, devlet bir makinedir. Üniter devlet, Lozan'ın imzalandığı yıl başka bir anlam taşıyordu, bugün başka bir anlam taşıyor. Bu arada AB'ne katıldıktan sonra ne olacak sanıyorsunuz? Dış politikamız Brüksel'de belirlenecek. O zaman neden birilerini öldürüp duruyoruz hala? Hrant Dink gibi bir gazeteciyi ne diye öldürüyoruz?
En başından da belirttiğimiz gibi mesele fena halde ekonomi-politik. Bütün bu iç savaş politikalarının ardında bir sermaye birikimi modeli yatıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca sermaye biriktirenler (kim oldukları gizli değil) çok kan içtiler. Demokrasi adı altında despotluk rejimi sürdürdüler ve halkın huzuruna çomak sokup durdular.Hesaplaşma günü gelmez mi dersiniz?