Gerçek adı Mustafa Zengin'di. Ama son 20 yıldır herkes onu Cevdet olarak tanıdı. Ben de. Adıyaman Besni'liydi.
THKP-C Savaşçıları'ndandı. Beşyüzevler Çatışması ardından, polisin hakkında sadece kod adını öğrendiği ve fellik fellik aradığı 'Dayı' O'ydu. 'Kirve' diye bilinen yoldaşı H.Y. yaralandığında, onu çemberden çıkarmayı başarmıştı. Bir işçiydi. Küçükköy dokuma fabrikalarında çalışıyordu cunta yıllarında. Yakalandığında hakkında fazla bilgi edinemeyen polis, sadece 1,5 yıl kadar cezaevinde kalmasını sağlayabilmişti. 20 yıldır, Yunanistan'da yaşayan bir politik mülteciydi. Bütün bu yıllar boyunca da bir işçiydi. Sıvacıydı, gırtlağından geçen her lokmayı alınteriyle bedelliyordu.
Yorgun kalbi, Omonia'da bir otel odasında yarı yolda bıraktı onu. 51 yaşındaydı. Buradaki mültecilerin en küçüğü olan Deniz için 'imanı güdük'tü, 'papus'tu. Mülteci camiasının tek çocuğu için 'dede'ydi O.
Elaya çalan gözleri her zaman, hele ki içiyorsa pırıl pırıldı. Pırasa bıyıkları ağarmaya başlamıştı. 'İnsanal yaşam' derdi hep, 'etkinsel yaşamdır. Bir insanın hakikaten özgür olabilmesi için, ikinci bir insana yüzlerce kilometre uzakta olabilmesi gerekir' derdi Marks'a referans vererek. Marksistti. Sadece marksizmi değil, silahlı propagandayı da her zaman savundu. Birlikte geçirdiğimiz aylar boyunca hep tartıştık bu yüzden. Ama onunla birlikte geçirebildiğim zaman benim için bir onurdur. O, herşey bir yana, özgürlük kavramına sahip olan,onunla ilgili fikir yürütebilen bir insandı. Özgürlüğün felsefesi safında bulunan nice insan bunu yapamazken.
Bir pazar sabahı evden çıktığında, onu son kez gördüğümüzün farkında değildik. Sorduk, soruşturduk herkese. Hiçbir yerde yoktu. Haberi almadan birkaç saat önce 'eğer ortaya çıkarsa' diyorduk Halil abiyle, 'sıkı bir ceza kesmeliyiz ona, bunca insanı merakta bıraktı diye.' Yarın, o pazar sabahından sonraki 15. günde, hayatımda ilk defa bir morga gireceğim.
'Erkendi bu ölüm, kabullenemiyorum' diyordu Gorki. O şiirden bahsedecektim ki (hani o 'her ölüm erkendir' diyen) tuttum kendimi. 'Denge' dedim. 'Bize düşmez' dedim 'bu mesele'. En yakın arkadaşıydı. Her ne desem ukelalık olacaktı. Öyle de oldu sonuçta.
Sıcak bir yuvaydı istediği son yıllarında. 'Yoldaşlarımız' bunu duymak istemeyecektir elbette. Ama ben ev arkadaşıydım son aylarında ve iyi biliyorum, buydu onun eksikliğini duyduğu şey. Oysa biz Yunanya'da yaşıyorduk ve burada paran yoksa, ortodoks değilsen, hele ki doğuluysan, binlerce Yunanya'lı kadın gibi yalnız ölecektin.
Alçak sesle şaşıralım lütfen. Ölümün duvarlarını kokuttuğu bir cenaze evidir artık bu dünya. Şaşkınlığımızla kimseyi boğazlamayalım. Bizi birbirimize bağlayan, uzak bir şehrin erguvan zamanıdır. Sapasarhoş, çıpçıldırmış sokaklarda yürümenin yoldaşlığıdır bizi birbirimize bağlayan. Yaşarken unuttuklarımızı öldüklerinde hatırlamayalım. Ve yaşarken seçtiklerimizi öldüklerinde unutmayalım.
Size sık sık ölümden bahsediyorum. Siz bunu bunalım edebiyatı falan sanıyorsunuz. Oysaki hayatın değerini düşürmeyelim diye yapıyorum bunu. Herkesin sarhoş olup kendinden geçtiği ve dansettiği karnavallarımız, festivallerimiz olsun. O aşktan ötekine savrulup duralım yaşlanıncaya kadar. Düşüp dizimizi kanatmaktan korktuğumuz için koşmaktan vazgeçmeyelim. Aikido'da ilk derslerden biri düşmeyi öğrenmektir. Bir düşeceğin ve pir düşeceğin o güne kadar. Ama o büyük düşüşe kadar ne çok koşarsak kardır. Koşalım diye söylüyorum bütün bunları. Koşarken düşelim.
Umarım birgün mezarının başında şarap içmek nasip olur Cevdet Abi.
THKP-C Savaşçıları'ndandı. Beşyüzevler Çatışması ardından, polisin hakkında sadece kod adını öğrendiği ve fellik fellik aradığı 'Dayı' O'ydu. 'Kirve' diye bilinen yoldaşı H.Y. yaralandığında, onu çemberden çıkarmayı başarmıştı. Bir işçiydi. Küçükköy dokuma fabrikalarında çalışıyordu cunta yıllarında. Yakalandığında hakkında fazla bilgi edinemeyen polis, sadece 1,5 yıl kadar cezaevinde kalmasını sağlayabilmişti. 20 yıldır, Yunanistan'da yaşayan bir politik mülteciydi. Bütün bu yıllar boyunca da bir işçiydi. Sıvacıydı, gırtlağından geçen her lokmayı alınteriyle bedelliyordu.
Yorgun kalbi, Omonia'da bir otel odasında yarı yolda bıraktı onu. 51 yaşındaydı. Buradaki mültecilerin en küçüğü olan Deniz için 'imanı güdük'tü, 'papus'tu. Mülteci camiasının tek çocuğu için 'dede'ydi O.
Elaya çalan gözleri her zaman, hele ki içiyorsa pırıl pırıldı. Pırasa bıyıkları ağarmaya başlamıştı. 'İnsanal yaşam' derdi hep, 'etkinsel yaşamdır. Bir insanın hakikaten özgür olabilmesi için, ikinci bir insana yüzlerce kilometre uzakta olabilmesi gerekir' derdi Marks'a referans vererek. Marksistti. Sadece marksizmi değil, silahlı propagandayı da her zaman savundu. Birlikte geçirdiğimiz aylar boyunca hep tartıştık bu yüzden. Ama onunla birlikte geçirebildiğim zaman benim için bir onurdur. O, herşey bir yana, özgürlük kavramına sahip olan,onunla ilgili fikir yürütebilen bir insandı. Özgürlüğün felsefesi safında bulunan nice insan bunu yapamazken.
Bir pazar sabahı evden çıktığında, onu son kez gördüğümüzün farkında değildik. Sorduk, soruşturduk herkese. Hiçbir yerde yoktu. Haberi almadan birkaç saat önce 'eğer ortaya çıkarsa' diyorduk Halil abiyle, 'sıkı bir ceza kesmeliyiz ona, bunca insanı merakta bıraktı diye.' Yarın, o pazar sabahından sonraki 15. günde, hayatımda ilk defa bir morga gireceğim.
'Erkendi bu ölüm, kabullenemiyorum' diyordu Gorki. O şiirden bahsedecektim ki (hani o 'her ölüm erkendir' diyen) tuttum kendimi. 'Denge' dedim. 'Bize düşmez' dedim 'bu mesele'. En yakın arkadaşıydı. Her ne desem ukelalık olacaktı. Öyle de oldu sonuçta.
Sıcak bir yuvaydı istediği son yıllarında. 'Yoldaşlarımız' bunu duymak istemeyecektir elbette. Ama ben ev arkadaşıydım son aylarında ve iyi biliyorum, buydu onun eksikliğini duyduğu şey. Oysa biz Yunanya'da yaşıyorduk ve burada paran yoksa, ortodoks değilsen, hele ki doğuluysan, binlerce Yunanya'lı kadın gibi yalnız ölecektin.
Alçak sesle şaşıralım lütfen. Ölümün duvarlarını kokuttuğu bir cenaze evidir artık bu dünya. Şaşkınlığımızla kimseyi boğazlamayalım. Bizi birbirimize bağlayan, uzak bir şehrin erguvan zamanıdır. Sapasarhoş, çıpçıldırmış sokaklarda yürümenin yoldaşlığıdır bizi birbirimize bağlayan. Yaşarken unuttuklarımızı öldüklerinde hatırlamayalım. Ve yaşarken seçtiklerimizi öldüklerinde unutmayalım.
Size sık sık ölümden bahsediyorum. Siz bunu bunalım edebiyatı falan sanıyorsunuz. Oysaki hayatın değerini düşürmeyelim diye yapıyorum bunu. Herkesin sarhoş olup kendinden geçtiği ve dansettiği karnavallarımız, festivallerimiz olsun. O aşktan ötekine savrulup duralım yaşlanıncaya kadar. Düşüp dizimizi kanatmaktan korktuğumuz için koşmaktan vazgeçmeyelim. Aikido'da ilk derslerden biri düşmeyi öğrenmektir. Bir düşeceğin ve pir düşeceğin o güne kadar. Ama o büyük düşüşe kadar ne çok koşarsak kardır. Koşalım diye söylüyorum bütün bunları. Koşarken düşelim.
Umarım birgün mezarının başında şarap içmek nasip olur Cevdet Abi.