''vatan, vatan olmasına vatan ya...''

Bir anarşist olarak yazıyı söze tercih etmek, bir tür kopyalama olduğundan sorunlu kabul edilebilir. En çarpıcı sözler bile bir kere ağız boşluğundan çıktı mı havada dağılıp kaybolmaya mahkumdurlar o dünyada. Oysa mülteci için sözünü duyacak birilerini bulmak da meseledir. Yazı onun kaçınılmaz yoldaşıdır. O terkettiğinden beri, memleketi aynı dili konuşmuyor olabilir. Onun yazdığı dilde konuşanlar sadece çağdaşı ve yurttaşı (kelimenin sözlük anlamıyla) olanlardır ki genelde onlar da bütün dünyaya dağılmıştırlar. Tabi bu sayede, mülteciliğin yarattığı kişilik yarılmasının, anarşist dünyayı da kapsadığını ifade etmiş oluyorum umarım.
Tabi, ‘herkes kendi ülkesinde anarşisttir’ gibi salakça takıntılarınız varsa, size anlatacak hiçbir şeyim yok. Onasso’nun o unutamadığım lafını hatırladım yine; ‘eğer kendi gerçekliğinle dövüşüp, kalmakta ısrar etmiyorsan şerefsizsin! ‘ Yok, Onasso bir mülteci değildi. Cezaevi, işkence gibi şeyleri yaşamamıştı. Yine de ders vermeye hakkı vardı.
Anarşist genelde vatanındadır ve vatan kavramını reddedebilmek gibi bir dersle yüzyüzedir. Mülteci, adı üzerinde vatanından uzaktır ve bir yanılgının da çoğunluğun sihirli gücüyle iktidar olabilmesi sayesinde, vatan kavramını kabul etmek zorunda kalır.
Benim yolculuğumun enteresan yanı, doğunun batısından, batının doğusuna geçişimden kaynaklı sanırım. Bu bakımdan kendimi şanslı sayıyorum. Frankfurt ya da San Fransisco’nun daha fazla sabır isteyen yerler olduğunu tahmin ediyorum. Atina ile İzmir arasında fazla bir fark yok. O nedenle bitkisel yaşamda geçmiyor ömür; bir adaptasyon olasılığı var.
Doğudan batıya göçen her mülteci için, sınıf merkezli bir sosyolojik algıdan yabancı kimliğini kavrayana kadar geçen bir kayıp zaman var. Meğer biz batıyı tanmazmışız. Ya da hep bir yüzyıl önceki haliyle tanımışız. Herşeyin daha insani olduğu gibi bir önyargımız vardı ve bu ‘insani’ yargısı raşizm gibi bir olguyu kavramamızı engelliyordu. Yabancı olmak, kafanıza vurula vurula ırklar skalasını öğreneceğiniz anlamına gelir. Şimdi, anarşist olmak nerde başlıyor, yabancı olmak nerde başlıyor, bunlar aslında birbirine yakın duraklar mı, karmakarışık. Savaştan can havliyle kaçıp gelmiş Afganın vatansızlık duygusuyla, onun çıkıp geldiği şehirdeki anarşistin vatansızlık duygusu arasında benzerlikler bulmak o kadar da kolay değil heralde. Hele bir de vatanındaki vatansız diğerini bilinçlendirmeye, medenileştirmeye (onu sokağa çıkarma gerekçesiyle de olsa) çalıştığında, kimlikler ve hayat arasındaki zıtlıklara bir yenisi daha katılmış oluyor. Bazı sınırları oluşuyor meselenin. Her sınır gibi bu da kendi yabancılarını üretiyor. Fakat mülteci, anarşist gibi kimlikler, bizim insani bütünlüğümüzün her cephesini kapsamıyor zaten. Adalet, özgürlük gibi sorunlarımızı büyük ölçüde kapsasa da anarşist kimliğinin kendi içinde de çatışmalar içerdiğini unutmamak gerekiyor. Örneğin, anarşist olmanın bir sınıf intiharı gerektirdiğini hiçbirimiz reddetmeyebiliriz. Ama bu durum genel bir karakteristik halini almadıkça, eşitliğin bayraktarlığını yapan anarşistler arasında da toplumsal eşitsizliğin izleri ortadan kalkmış olmayacak. Yani anarşist sıfatını takındığımız zaman her sorun çözümlenmiş olmuyor. Bir sıfat ve kimlik olarak anarşiyle, bir yaşayış biçimi olarak anarşi arasındaki fark burada devreye giriyor. Postmodern çağın kimlikler çöplüğünde yeni bir kostüm mü yoksa davranışlarımız, vicdanımız, ilişkilerimiz için bir ilkeler standartı mı? Burada ve şimdi sorularının cevabı mı yoksa bir teorik metin mi? Çok basit olmayan bir hedefimiz var; hayatımızı şiirleştirebilmemiz lazım. Bizim bütün derdimiz en nihayetinde yaşama sevincinin ölüm korkusuna baskın gelebilmesi. Tarihin, kimliklerin ötesinde, anı ve ruhsal gerçekleşimimizi yaşamamız. Yani kendimiz olmamız. Ve işte bu, gerçekleşmek için uygun bir kültürel ortamın varlığına gerek duyuyor. Sürekli saldırı altında bir benlik, kendisi olamaz. Onun nefes alacağı ve kendisiyle tanışacağı bir barış kültürüne ihtiyacı var. Bu açıdan, anarşi sözcüğünü de öyle zırt pırt meze etmek istemiyorum. Çünkü kimlik savaşlarını bile yitirmiş yalnızlar ordusuna dönüyor insanlık. Varlık ise neden var bilmez kendi. Eskiden proleter dediğimiz şeye artık göçmen diyoruz Avrupa’da. Daha doğrusu; eskiden köle dediğimiz şeye artık yabancı diyoruz. Bu durumda; bizim mülteci nereden kaçıyor, nereye sığınıyor, bir paradoks elbette. Kendi durumumda bu sorunun cevabını vermek zor olmuyor elbette; hücrelerden kaçışın bir yoluydu mültecilik. Ekonomik nedenlerle Türkiye’yi terkedenleri anlamıyordum. Artık ekonomik nedenlerle ya da kültürel nedenlerle gerçekleşen kaçışları da anlayabiliyorum. Edirne’de HÖC’lülerin nasıl linç edildiğini gördüm. Nefes almak gibi bir gerekçeyle de olsa, ordan kaçmak isteyecek herkese hak verebiliyorum. Çok basit bir sorudan dolayı; insan bu kadar güçlü olmak zorunda mı? Herşeyle ve herkesle savaşmak, doğduğu ve yaşadığı sokaklarda kaçak olmak zorunda mı? Eğer kaçak bir yabancıysan, seni kovuyorlar. İçeri tıkmıyorlar. En azından eskiden öyleydi.