Aşağıdaki metin 2003 tarihini taşıyor. Nelerin değişmemiş olduğunu anlayabilmemiz için okunmaya değer bir yanı var bence.
Anarşist hareketin Anadolu’daki mevcut toplumsal dinamiklerden hangilerine yakın olabileceğini sorgulamaya başladığımızda, elbette ki umut verici kaynaklar bulmak zor olacak. Düşünsel-entellektüel zenginlik, anti-otoriter, paylaşımcı kültür gibi değerler, yaşadığımız topraklarda canlı bir yapı taşımazlar. Dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi kapitalist toplumsal ilişkilerin kökleşmesi ilk neden olmakla birlikte, başka nedenler de eklemek mümkün. Öncelikle devlet düşüncesinin doğu toplumlarına özgü karakteri ve bu karakter dolayımında şekillenen diğer otoriter kurumların-ilişkilerin (din, aile vb.) derinlemesine kuşattığı birey, toplumsal yaşamın bağımsız bir unsuru olamamıştır. Son onyıllarda kapitalist ilişkilerin kökleşmesine paralel, birey kavramı toplumsal yaşamda kendine bir yer açmaya başlamıştır. Diğer yandan, tüm doğuda olduğu gibi, düşüncenin (felsefi düşüncenin) geleneksel yatağı, din tarafından açılmıştır. Batınilik gibi (egemen islam düşüncesi tarafından sapkın kabul edilen) ezoterik oluşumlar, tanrının parçası, sureti ya da kendisi olarak ben’e (insana) ulaşabilmiş (Hallac-ı Mansur) ya da tarihteki ilk komünleri (Şeyh Bedrettin’in Ortaklar’ı, Abdal Musa’nın Dergahı vs.) oluşturabilmiştir. Bunlar dışında da bazı büyük ayaklanmaların ardında toprağın adaletli paylaşımını isteyen dergah türü oluşumlar gözlenebilir (Baba İshak gibi). Bunların yanısıra Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi pasifist felsefi odakların iktidar düşüncesine yönelik eleştirileri hatırlanabilir. Elbette ki bunlar (kelimenin iki anlamıyla da) iki-yüzlü eleştirilerdir. Dünyevi iktidar arayışını yererken, ulvi iktidarın mutlaklığını hatırlatırlar.
Anadolu’da anarşizmin geleneksel dinamiğini ararken alevi-bektaşi düşüncesi üzerine yoğunlaşan Reha Çamuroğlu’nun bulguları (onun savruluşunun da başlangıcı olması bir tarafa) özellikle bektaşi düşünme sistemini çözümlemesi açısından dikkate değer. Görülen o ki; özellikle alevi-bektaşi toplumunun yaşam biçimi ve kültürel yapısı, yaşadığımız coğrafyanın en sahiplenilebilir değerlerini barındırıyor. Fakat bütün sahiplenilebilir yanlarıyla birlikte, karşımızda duran olgunun eninde sonunda bir din ya da dinsel yapı olduğu da ortadadır. Özellikle modern zamanların hararetli düşünsel devinimi dolayısıyla daha fazla kendi içine doğru kapanan, akıcılığını yitirerek katılaşan veya salt bir ritüeller dizisine dönüşen bu olguyla turistik bir buluşma hiç de şık değildir. Onlar için Hacıbektaş şenliklerini mekan eyleyen devlet erkanıyla bu turistik çocuklar arasında çok az fark bulunmaktadır. Ve işin doğrusu, bu sefer sorunun merkezinde turistik çocuklar değil, yaşadığı kapanmayla torunlarını da turist olarak gören dinsel muhafazakarlık bulunmaktadır. İşte bu yüzden, Hallac-ı Mansur’ların ya da Pir Sultan’ların mirası canlı bir miras değildir. Alevi gençlerinde kendi kültürlerine karşı uyanmaya başlayan sempati, bir değerler kıyaslamasından çok tutuculukla uzlaşmaya dayalı görünüyor. Çünkü kendi değerler silsilesine sarılmak hiçbir direnç gerektirmediği gibi, aile ya da cemaat içinde varolabilmeyi, aidiyet duygusunun doyumunu sağlıyor. Süleymancı bir gencin kendi cemaatinden kopması mümkündür. Çünkü Süleymancılık esnek bir yapı değildir. Oysa ki yeni alevilik tam da böyle bir esnekliğin adresidir. Tam da bu yüzden, yeni aleviliğin siyasal tercihi kemalizmdir. Yani resmi ideolojinin ta kendisi... Yeni alevilikle batıniliğe aynı şeylermiş gibi yaklaşmak bu tuhaf döngüye eklemlenmeyi getirir. Reha Çamuroğlu ya da Dev-Sol mevlitleri gibi örnekler bunu gösteriyor. Egemen sünni islamla popüler alevilik kolkola vermiştir. Ve ikisinde de anarşistlerin akı yolu olabilecek bir damar mevcut değildir. Dolayısıyla, Bedrettin, Baba İshak, Hallac-ı Mansur, Pir Sultan, Abdal Musa gibi figürleri sahiplenmek ve yaşatmak dışında yapılabilecek pek bir şey yoktur. Onları sahiplenmek de açık felsefi duruşlarına getirdiğimiz yorumla, isyancı kişilikleriyle ilgili olabilir ancak.
Bu arada, siyasal islam ve şeriatçıların görünürdeki rejim karşıtlığının arkasında yatan iğrenç kölelik düzeni arayışına da (kemalizmle aynı yerden durmamak kaydıyla) gerekli cevabı üretmek zorundayız. Kemalizmle aynı söyleme sahip olmadan... Çünkü kemalistlerin şeriatçılara (CHP’nin de 1. Kongresi kabul edilen) Sivas Kongresi’nden kalma bir borçları vardır. Fakat İran’da onların şah muhaliflerine yaptığını, TC’nin kuruluşunda kemalistler şeriatçılara yapmıştır. Milli Bütünlük adına islamcıları yedekleyen kemalistler (en sonuncularını 2. Meclis’te olmak üzere) kısa sürede tasfiye etmiştir. Yine de kemalistlerin şeriatçılara yaptığı katliam, İran’da komünistlerin uğradığının yanında devede kulak kalır. Böyle söylememin nedeni kemalistlerle aynı safta durmak değil. Sadece, Humeyni’nin komünistleri katakulliye getirmesi hatırlatıldığında şeriatçıların suratına yerleşen gevrek gülüşün, Sivas Kongresi’ndeki mesai arkadaşlarını İstiklal Mahkemelerinde boğazlatan kemalistlerin gülüşüyle aynılığını belirtmek. Kemalistlerin de bugün “şeriat geliyor” diye viyaklarken, o gevrek gülüşlerini hatırlamaları yerinde olacak.
Onların sadece gevrek gülüşleri değil, oyunları (iktidar için politika) ve oyuncakları da (katliamlar) aynı. Bizim gülüşümüz ne diplomatça ne de caniyanedir. Bu hatırlatmayı yapabilecek olan sadece anarşistlerdir. Ne kimsenin bize hatırlatabileceği bir şey var ne de kimseye bir borcumuz.
Dünya konjonktürü açısından bakıldığında da SSCB’ye karşı CIA kadrosu olarak savaşan bir Suudi parababasının, anti-emperyalizmin yaşayan ikonu haline getirilmesi trajikomiktir. O zamanlar ABD’nin bir stratejik kuşatması olan “yeşil kuşak”ın bugün Doğu-Batı çatışması adını alması da... O zaman “batı uygarlığı” adına “doğunun kızıl tiranlığıyla” savaşan kişilerin bugün doğuyu temsil etmesi de... O zamanlar ABD’nin İran üzerine salarak silaha boğduğu Saddam’ın, İran’dan daha öncelikli hedef haline gelmesi ve bir BAAS darbecisiyken cihad ilan edecek hale gelmesi de... Aslında Ortadoğu, bu tür durumların en az şaşkınlık yarattığı yerdir. Ortadoğu petro-politiği, kimin neye hizmet ettiğinin berlirsiz olduğu ve herkesin karıştığı bir satranç tahtası olmuştur onyıllardır. Diğer yandan, “önleyici saldırı” öncesinde ABD’nin satranç masasına vurduğu yumruk olan “medeniyetler çatışması” argümanı vardır ortada. Samuel h. öyle dediyse, kaçış yoktur, medeniyetler çatışacaktır. Rockefeller, kesin ki ona verdiğinin bin katını Pentagon’a ve Bush’un seçim çalışmasına göndermiştir. Eğer medeniyetler çatışacaksa ve ABD’de batı demekse, Pentagon doğuya gidecek demektir. Dünya haritasına göre bu mesele Çin’e kadar uzanan bir yangın çıkaracak. Tabi asıl soru ortada duruyor; şeriatçılar bir danışıklı dövüşte figüran mıdırlar yoksa esaslı bir kavgada kahraman mı? Herkes onların kahraman olup olmadığını soruyor. Kavganın esasiyetini sorgulayan yok. Çok açık ki, şeriat, petrol şeyhlerinin bir fantezisi değilse, bu kavgada taraf da değildir. Dow Jones ve Nasdaq’daki hisselerinin taban yapmasını hangi şeyh ister?
Konjonktürel durumun göstergeleri bir tarafa, dinin popülerleşmesi, denize düşen toplumların yılan karşısındaki olağan reflekslerinden biridir. Tahta parçasını andıran bürokratik kapitalizmler de suyun dibine çökmüş ve krize düşen toplumlar kendilerine yeni yılan ararken, Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya uzanan hatta siyasal islamı bulmuşlardır. Onun bu krizi ne kadar sırtlayabileceğini göreceğiz. Ama yeni bir Humeyni iktidarı göremeyeceğiz. Bu çok açık. Polemiğe bile gerek yok.
Arjantin, Bolivya gibi ülkelerin halkları, bu krize barikatlarla, ayaklanmalarla yanıt üretiyorlar. Orada siyasal ya da kültürel islam yok. Krizin kurbanları, kendi gerçeklerine en yakın ve en yatkın çözümler peşindeler. Ortadoğu’da ise çözüm “kadere” havale ediliyor. Bizim, toplumun kendi gerçeğine en yakın ve en yatkın çözümler üretmesine engel olan “kader” kavramıyla, onun virüs taşıyıcıları olan şeriatçılarla hesaplaşmamızın gereği buradadır. Çünkü onlar, bugün şizofrenik bir moda olan din eğilimini kansere çevirmeye çalışıyorlar. Müslüman anarşist yoldaşlarımız kızacaklardır bütün bu ifadelere ama, bugün siyasal islam cephesinden boyveren karakterlerin prototipi Seyyid Kutup değil, Necmettin Erbakan’dır.
Siyasal islam dışında TC’nin siyasal erki ile geleneksel kapışmalar içinde olan diğer bir kesim de kürt ulusalcılığıdır. Her iki çatışma da geleneksel olduğu gibi aynı zamanda günceldir. Ve kürt hareketinin “sola oynama” taktiği, onları anarşistler için de canlı bir sorun haline getirmiştir. Sorunun iki yönü vardır. Birinci ve belirleyici olanı, kürt hareketi dediğimiz şey, ön takıları ne olursa olsun, bir devlet arayışı, hedefi ve talebidir. Anarşistlerin böyle bir arayışın destekçisi olması mümkün değildir. Kürt halkının bir boyunduruktan kurtulup diğerinin sultasına girmesi, hiçbir anarşist tarafından kabul görmez. Bu arayışın bütün kürtleri birleştirmiş olması da dahil, anarşistler, hiçbir koşulda temel ilkelerinden taviz veremezler. Anarşistler, Mezopotamya topraklarında biriken isyancı enerjinin kendisine sınırlar çizmesini kabul edemezler. Bizim “halkların kardeşliğinden” anladığımız şeyle kürt hareketinin anladığı şey aynı değildir. Biz insanların da kardeş olduğunu vurguluyoruz. Çünkü halkları birbirinden ayıran sınırlar çekmeyi hedefleyenler, onları birbirine düşman etmekle kalmaz, insanların eşit ve kardeşçe yaşayabileceklerine güvenmedikleri için “ulusal” kardeşlerinin katili, gardiyanı ve polisi olurlar. Olayın vehameti odur ki, kendini hareketin öncüsü olarak tanımlayanlar, devletlenecekleri günlere kadar sabredememiş, ellerinde bulundurdukları şiddet gücünün bir kısmını da bu noktalara rezerve etmiştir. Sadece devlet değil, PKK’nin kendisi de kürtlerin hayatını ucuzlatmıştır. İstanbul’da parklarda, otobüslerde, trenlerde patlayan bombaların en basit bir insani ihtiyaçla bile perdelenmesi mümkün değildir. Anarşistler için utanç verici olan, diğer örgütleri, kendilerini fesh edip bu bu örgüte katılmaya davet eden bir yazıyı dergilerinde (Ateş Hırsızı'nın ilk sayılarından birinde) yayınlamaktır sadece.
Sorunun ikinci boyutu ise kürtlerin kültürel haklarıyla ilgilidir. Ve anarşistlerin asıl sorunu da bu mücadeleye gereğince katkı sunamamaları olmuştur.
Bunların ötesinde, ulus kavramının koca bir yalan olduğunun, ezilenleri uyutmak ve parçalamak için üretilmiş bir masal olduğunun iyice açığa çıktığı günümüzde, daha önce doğru düzgün bir devletleri olmadığı gerekçesiyle kürtlerin desteklenmesi de sözkonusu olamaz. Hitler de “Almanların bir kere bile imparatorluğu olmadığından” yakınarak başladı Nazizm sevdasına. Halklar zaman zaman kendilerine işkence edebilecekleri bir aygıtın yokluğundan şikayet edebiliyorlar yani.
Gerçekten de günümüzde, din kavramı gibi ulus kavramı da sululaşarak insanlığın önünden çekilmeye başlıyor. Bunun da temelsiz bir önyargı olduğu açıklığa kavuşuyor. Açıklığa kavuşma demek yanlış olur. Bu kendiliğinden bir süreç değil. Ulus ve ulus-devlet masalı uzunca bir dönem egemenlerin çıkarlarına hizmet etti ve artık onların çıkarları başka kavramları gerekli kılıyor. Küreselleşme gibi. Çünkü sermayenin delik deşik ettiği sınırların artık fazla bir anlamı yok. Bu yüzden küresel bir iktidar aygıtının merkezi çalışmasına ihtiyaçları var. Bazı aklıevveller de ilerlemecilik ve aydınlanma adına küreselleşme kuklasına saldırıp ulus kuklasını savunmaya oynuyorlar. Politika denilen gölge oyununa daha bir neşe katan bu ahmaklar, sonunda faşistlerden farklı bir misyonları olmadığını farkedip onlarla kolkola giriyorlar. Geçmişte ülkücü faşistlerin oynadığı rolü bugün kemalistler oynuyor üniversitelerde.
Türkiye’de burjuva siyasal yapısının oluşumu ve gelişimi, herhangi bir batı örneğini şablon aldığımızda çözülecek türden görünmüyor. Fransızların ateşli devrimciliği buralara uğramamıştır. Ama diğer yandan, İngiliz parlamenterizmi gibi sarayla uzlaşan bir denge sistemi de yoktur. Türkiye’de burjuva siyasetinin oluşumu ve gelişimi, ağırlıkla Alman modelinin, kısmen de Amerikan modelinin izlerini taşır. Marks’ın kendi ulusu için sarfettiği “darkafalılık” ifadesi, belki de fazlasıyla bizim toplumumuz için geçerlidir. Orada Biscmark’ın “yüce” otoritesiyle sağlanan dönüşüm, burada (2 meşrutiyet ardından) “ulu önderin” ellerinden öpmüştür.
Bu yazı yazılırken İstanbul sokaklarında karnaval havası esiyor. Işıklandırılan caddeler, konserler, konvoylar gırla gidiyor. Bu müsrifliği gören turistler, herhalde çok zengin bir ülkeye geldiklerini düşünüyorlardır. Kutlamaları seyreden birine, bu ülkede açlıktan ölen insanlar olduğunu anlatamazsınız. Diğer yandan, “80. yıl” dendiğinde, hadi ya! Olmuş mu o kadar” dememek mümkün değil. Mümkün değil, çünkü varlığı-yokluğu böylesine tartışmalı bir nesnenin 80 yıl yaşayabildiğine kurucuları da şaşırırdı herhalde. Düşünün; “Ekim Devrimi’nden” sadece 5 yıl sonra. Alman ve İtalyan toplumları henüz faşizm bataklığına doğru adım atmamışken. Çin’de “komünist” bir iktidar hayal bile edilmezken.
80 yılın öncesi de var elbette. Kemalistleri de içinden çıkarmış ve onca yıl hükümetlik etmiş koca bir İttihat-Terakki var ki, kemalistlerin onlara sadece varislik ettiği söylenebilir. İTC için durum daha zordu; onlar önce İmparatorluğu kurtarmaya çalıştılar. Fakat ne panislamizm ne de pantürkizm bunu sağlamaya yetecekti. Ziya Gökalp (bir kürt!) ve Yusuf Akçora (1905 ayaklanmalarında tanınmış Bolşeviklerden) gibi İTC teorisyenlerince altyapısı hazırlanan Türkçülük için Türkistan yollarına düşen Enver, eğer biraz daha erken dönseydi ya da Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı’nda uyguladığı strateji tutmasaydı, sağda solda Enver’in heykellerini görüyor ve 6 oku İTC’nin simgesi olarak kabul ediyor olurduk herhalde.
Türkiye’de burjuva siyasetinin kuruculuğuna soyunan kemalistlerin doğuşundaki rastlantısallıklar bir yana, Aykut Kansu gibi profesörlere göre 1908, bir “burjuva devrimidir”. Bu durumda kemalistlerin kuruculuk misyonuna daha fazla şüpheli bir bulut çöker. Fakat asıl mesele şu; İTC ile kemalistleri buluşturan devir-teslimin temel hususu, bir ulus yaratmaktır. Ama asıl “görev”, bundan da önce bir burjuvazi yaratmaktır. Burjuvazinin yaratılmasına dair “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi- İlk Evreler” adlı yazıya referans verelim. Ve gelelim ulus yaratma olayına.
Burjuvazinin ulus kavramını yutturabilmesi, ulus-devlet denilen toprak parçası için gerekliydi. Devletler kime aittir diye sorduğumuzda, burjuva modernizminin yanıtı “uluslara aittir” olacak. O zaman İsviçrelilerin ya da Monacoluların bir ulus olduğunu düşünmemiz gerekecek. Sadece onların değil, ABD’lilerin, Türkiyelilerin, tek bir dili, tek bir geçmişi, tek bir kültürü, tek bir ekonomik yapıyı ve tek bir toprak parçasını paylaştıklarını düşünmemiz gerekecek. Bugün dünyaya bas bas ulus olduğunu bağıran ABD ve Türkiye’nin tarihi, ulus denilen şeyin nasıl yaratıldığını göstermektedir. Yani ulus olmak için bütün o “bilimsel” bir’liklere (dil, geçmiş, kültür, ekonomi, coğrafya) gerek yoktur. Aslolan devletin kendisidir. Gerisini devlet yapar. TC’de bunun anlamı, “memlekete dil, tarih, kültür ekonomi ve coğrafya birliği gerekiyorsa, onu da” devletin sağlamasıdır. ABD ve TC ulusallığının abartısı ve paganlığı buna bağlanabilir. Orada da tek birleştirici unsur, diğer unsurların (kızılderililerin ve siyahların) yokedilmesi olmuştu.
Türkiye’de türklük, oldukça geç ve manipülatif gelişmiştir. İmparatorluğu kurtarmak için panislamizmin işlevsiz olduğunun görüldüğü yerde devreye sokulmuştur. O güne kadar hatırlanmayan, hatırlandığı yerde aşağılanan (edrak-ı bi-idrak) türk, kendini ansızın bir ulus olarak bulmuştur. Avrupalı emperyalistlerin işgaline karşı yürütülen direniş başladığında, henüz bir cumhuriyetten falan sözeden yoktur. Direniş, yürüdüğü coğrafyanın bütün izlerini taşır. Doğu Karadeniz’de Sovyet biçiminde örgütlenen “şur’alar”, Ege’de Çerkes Ethem’in “Yeşilordu”su, Mezopotamya’da aşiretler harekete geçtiğinde, Mustafa Kemal’in Saray’la bağları kopmamıştı hala. Fakat geç de olsa sıkı bir örgütlülük ve askeri güçle katıldığı direnişin diğer bileşenlerine Sivas Kongresi’nde mavi boncuklarını dağıtır. Şeyhler için sözlerine selavat çekerek başlar. Kürt beylerine özerklik sözü verir. Çerkes Ethem’le başlayan direnişin diğer renklerinin tasfiyesi, 2. Meclise kadar sürer. Kemalistlerin iktidarını pekiştiren ikinci hamle ise Takrir-i Sükun (1925) olacaktır.
