Heralde 2004'te yazıldı bunlar. Zeki Demirkubuz'un şaheserini hatırlamanın şerefine...
Hayat anlamsızlaşmaktadır. Onu anlamlandırmak için içinde mum yakan insanlar ise her geçen gün daha fazla kıyısında bulmaktadır kendisini.
Belki de çok duydunuz bu hikayeyi. 68'lilerden, 78'lilerden... Şimdi bir de 90'lılardan dinleyin lütfen. Çünkü 90'lıların hikayesinde geçmişte olanların çoğu ve geçmişte olmayan bir çok şey mevcut.
İnsanın hayatı anlamlı kılabileceği düzlem neresidir? Elitizmin candamarı olan sanatın aksine yığınsal bir yapı olan politik alan çıkıyor karşımıza. Esas düzlem burası. Ama kesinlikle parlamenterist yanıyla değil. Muhalif ve genellikle devrimci politik alan olarak. Yığınlara oy sandığına gitmek dışında bir hareket alanı biçmesi, hatta onların hayalgücünü sarsabilmesi, yeni ufuklar açabilmesi ya da vaadetmesiyle.
68 hareketi, fabrika işgallerinden köylü mitinglerine kadar hayatın iliklerine dek olmasa da kemiklerine dek sızmıştı ve henüz trajedilerden uzak bir şenliği andırdığından, nostaljiye dönüştürülmesi daha kolay oldu. Üstelik, hem dönemin bütün eğilimlerine hitab edecek şekilde kalkınmacı, hem de vatanın tapusunu elinde bulunduranların bir bölümünü memnun edecek şekilde kemalistti. Erbakancılar, Türkeşçiler de dahil herkes için bir emekleme devresiydi. Çünkü bu anlamda Sarayın mirasçısı olan Ankara'yla, yani politik alanla toplum arasında negatif ya da pozitif köprülenmeler yeni yeni oluşuyordu. Paris'te sitüasyonistler neredeyse iktidara el koyma noktasına gelmişken, buralarda 1800'lerin devrimci çizgileri bile yeni yeni çevrilmeye başlanıyordu. Parisin 68'iyle Türkiye'nin 68'i biçimsel benzerliklerine karşın, içerik olarak çok farklı kulvarlardaydı. Orada devlet açıkça en net düşmanlardan biriyken, burada bütün politik figürlerin vazgeçilmez bir parçasıydı. Dünyada dönemin bir diğer modası olan cuntalarla sosyalizme geçişin ise prestijine diyecek yoktu ( MDD, Kıvılcımlı, Avcıoğlu vs.). Aslında geçilmek istenen şey, en bürokratik anlamıyla bile sosyalizm değil, bir kalkınma rejimiydi.
78'liler için ise şenliğin yerini açıkça trajedi alıyordu. Devrimci mücadele, belki de kaçınılmaz olarak faşistlerle mücadeleye dönüşmüştü. Ama yığınların kendilerini politik özneler olarak gördükleri ya da hissettikleri böyle bir dönem daha olmadı ülke tarihinde. Bu sefer uluslararası marksist kamplaşmayı neredeyse yakalamış bir politik saçaklanmayla üstelik. Yine de kalkınmacılığı ve kemalistliği sürdürmenin bir yolu bulundu. Yığınsallaşma otoriter araçların hakimiyeti altında gelişince (burası HY'nin mahallesi, o zaman sen de HY'cisin gibi), olumlanacak bir tarafının kalmamasını başka bir tartışmaya bırakabiliriz. Kalkınmacı da olsa en net sloganların bugün hatırlanmıyor oluşu 78'lilerin varoluşunda tuhaf bir eksiklik olduğunu düşündürüyor. Patron-ağa devleti ya da suni denge üzerine yapılan onca tartışmaya karşın, komünizmin sosyal ya da en azından iktisadi içeriği hakkında kayda değer katkılar, ancak, cezaevindeki boş zamanlarda doğabilmiştir. Ama 68'liler için toprak reformu sözcüğü hala canlıdır. 78'liler, ciddi şekilde faşistlerle çatışma pratiğiyle sakatlanmıştır. Dahası, bütün bu kuşakların geleneksel ve egemen olandan ciddi bir kültürel kopuş yaşadıklarını söylemek zordur. Kadın, anne olmaktan 'bacı' olmaya terfi etmiştir ama hala kadın değildir. Birey olmak bir küçük-burjuva zaafıdır. Hayat algısının cinsellik bölümü sansürlüdür. Devrimci kültür, propagandist şarkı ve oyunlarla, özverili olmak, fedakar olmak, yiğit ve cesur olmak gibi şeylerden ibarettir.
2000'li yıllarda, o günlerden gelen insanlara baktığınızda, bütün bu sorunlu alanlarla birlikte, hayatı değiştirme inancı ve cüretinden izler taşıdıklarını görebilirsiniz. Askerlik hikayeleri gibi, hayatlarının en renkli günlerini anlatırlar uzun uzun. Çünkü hayatlarının, 40 ya da 50 yılın en anlamlı günleri onlardır. Evlerinin içinde pek birşey değişmese de sokaklar değişmekte ya da değişimin müjdecisi sloganlarla sarsılmaktadır. Ta ki tank ve rap rap sesleri her şeyi susturuncaya kadar.
2000'lerden bakınca burada gerçek bir kesinti başlar. Öncesini anlamak gerçekten zordur; neo-liberalizm yok, postmodernizm yok, düşük yoğunluklu çatışma stratejisi yok, popüler/tüketim kültürü yok ve anarşizm gibi bir çıkış seçeneği bile yok!
Yine de 90'ların başında başkaldırı ile tanışan ve ışığı onun içinde yakalayabilen birinin de söyleyeceği şeyler var (sizinki bir şey mi, biz neler yaşadık be!) babında. Kalabalıklar içinde başkaldırıyı yaşamakla yalnızlığını iliklerine kadar duyumsuyorken yaşamak arasında gerçek bir fark var; ikincisi kesinlikle daha gerçek. Moda olan bir şeyi yaşamakla (artık Ruslar bile bıraktı ulan!) demodeliğinde sosyalist olmak apayrı şeyler ve ikincisi kesin bir başkaldırı. (...bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık) demekle kürt ulusu kendi kaderini tayin edebilmelidir demek kesinlikle ayrı şeyler ve ikincisi kesinlikle sosyalistçe. 1990'larda öldürülen nice Deniz Gezmişin adını bile duymadınız. Çünkü 1990'larda ne şenlik ne de trajedi var. Çünkü 90'larda marksizm, aldattığından şüphelenilen uzatmalı sevgilisidir devrimin. Çünkü sizin duymanızı engelleyecek bir devlet/medya koalisyonu var DYÇ esaslı çalışan. Çünkü neo-liberal piyasalardan (emeğinki de dahil) zamanınız kalmıyor. Çünkü postmodernizm sayesinde zaten hiçbir şeye inanmıyorsunuz. Çünkü (bu işler) artık ne popüler, ne de prim yapmaya yarar halde. Oysa egemen kültürün sunduğu sayısız tüketim alanı ve nesnesiyle birlikte, BBG popülaritesi de promosyon. Ne demişti Andy Warholl; (bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak). BBG sayesinde hızla yaklaşıyoruz o güne.
Onca aldatılmadan sonra anarşizmle tanışan ve (hayatımın aşkını buldum) diyenler de dahil, gözleri ışığa bulaşan 90'lılar için bir muammadır hayatın merkezi denilen yer. 68'liler, 78'liler, öyle ya da böyle hayatın merkezindeydi. Şimdi onu anlamlandırmaya başlayacakları bir merkez arayanlar, karşılarında radikal islamı buluyor. Hem de en az 68 kadar küresel bir hareket olarak. Radikal islamın küreselliğini medya gözüyle görenler sadece El Kaide'nin Casablanca'dan İstanbul'a, Yemen'den 11 Eylül'e, Kenya'dan Endonezya'ya uzanan eylem hattını görüyorlar. Işığı arayanlar ise biraz daha adaletli olunca, Guantanamo'nun da küresel bir esir kampı olduğunu görüyor. HSBC Bank Genel Müdürlüğü'ne intihar saldırısı düzenleyen islamcı militanın eski solcu olması tam da bu trajediyle bağlantılıdır. Radikal islam, ne özgürlük, ne eşitlik ne de adalet vaadedebilir. İnsanlığın binlerce yıllık serüveninde kırdığı onca put, bugün radikal islam eliyle yeniden onarılmaktadır. Ve buna rağmen, bu herifler hayatın merkezi olarak tasavvur ettiğimiz alanda durmaktadırlar. Hayatın merkezi, gazetelerin manşeti değil, yığınların arayışıdır. Sistemin çarklarını kırabilmek için zorladığı sınırlardır. Radikal islam bu çarkların hepsini kırabilir mi? Saçma bir soru! Büyük ölçüde o çarkları yeniden işletir. Ama devrimci politik alan dediğimiz yerde bütün saçmalığına karşın bu unsur durmaktadır.
Özellikle marksist cenahın dilinden düşürmediği şu kendiliğindenlik/irade tartışması ekseninde, yeni bir dalganın ne zaman geleceği, gelip gelmeyeceği herkes için muammadır. Gelecek olan dalganın içinde anarşistlerin kendilerini ne kadar ortaya koyabileceği de... Mayıs ayında teşrif edecek NATO liderleri şerefine girişilen hazırlıklara bakınca pek bir heves verici işaret görünmüyor. Ama arada Türkiye ikliminin tuhaf mart ayı var. Beklenmedik sürprizlerle dolu bir mart ayı. Mayıs için iyi bir antreman olabilir. Akkoyun ile karakoyunun birbirinden ayrılabilmesi için anarşistlerin de başka bir duruş noktası yakalaması gerekiyor elbette. Bölük bölük, neyi savundukları bir yana genel hava hala (keyif çocukları) biçiminde. Yani sendikalistleri, komünistleri, ekolojistleri ve türlü ekolleriyle bütün anarşistler aslında tek bir çizgiyi ifade ediyor gibi. Mahnovistlerin öne çıkardığı örgütlenme ve eyleme biçimlerinin daha fazla yaşamsallaştırılması gerekiyor. O zaman en azından (günah bizden gitti) deme şansı doğar.