batılı olmayan bir anarşizm mümkün mü?

Evrensellik mi sömürgecilik mi?

Bazen doğru başlığı bulursunuz ama ardını getirmek zordur. Doğulu bir anarşizmin mümkünlüğü, dairesel üretim tüketim dengeleri içindeki yaşamları unuturmaya çalışan kapitalist imparatorluğun sömürgeci tarihinde bulunamaz elbette. Bir kahin gibi emareleri koklayıp henüz doğmakta olan ya da yakında doğacak olan bir bebeği aramakla doğunun anarşizmini aramak aynı şey değil. Bir şeyi hiçbir zaman unutmamalıyız; baskının olduğu yerde direnişin de varolması, etki tepki yasası gereğidir. Anarşi insan dediğimiz yaratığın çok eski bir hatırasıdır. Doğa ve etik arasındaki muhteşem uyumu yakaladığımız günlerin ruhumuzda bıraktığı bir izdir. Hayalgücünün özgürleşmesi bizim bugün yeniden o neandertal mutluluğa dönüş biletimiz. Fakat hayalgücünün özgürleşmesine yönelik genel bir tarihsel eğilimin doğuda da varolduğundan habersiz oryantalistler için temel sorun evrenselliği telaffuz ediş biçimlerinden ibaret değildir. Sömürgeciliğe ahlaki bir gerekçe bulma derdindedirler. Çünkü doğunun hayalgücü bugün gerçek şeytanlarla boğuşmakla fazlasıyla meşgul. Sömürgecilik diye oldukça kilit bir kavram varki, bu iki coğrafi tanımı toplumsal ilişkilere dönüştürüyor. Heralde bir Iraklı da grev yapabilme hakkına sahip olmak isterdi ama kazın ayağı her yerde öyle değil işte. Genellikle işgal güçleriyle ya da islamcılarla canalıcı bir savaşın içinde. Toplumsal alan, grev gibi diyalog gerektiren bir mekanizmayı işletmeye oldukça uzak bir tablo çiziyor. Toplum mühendisliği kavramıyla Fransız savaş mühendisleri arasındaki ilişkiden haberdar olmanızı öneririm. Irak’taki işçinin Amerikan askerleri yüzünden grev yapabilmesi mümkün değil zaten ama tarihin tek acımasız öyküsü değil bu. İspanyol işçilerinin anarşist devrimini Maroklu lejyonlara ezdirmişti faşist Franco.

Bedavadan evrensellik olmuyor. 6 milyar dünyalıdan biri bile dışında kalırsa bunun adı evrensellik olmuyor. Hakeza, iliklerine dek sömürgecilik tarafından nesneleştirilmiş doğu, batının evrensellik ufku içinde yeralmıyor. Fakat Mülkiyet Olanaksızdır diyen Proudhon’un metodolojik olarak ve içerikte batıdan doğuya bir köprü kurduğunu görebilmek de mümkündür. Zaman geçtikçe doğuyu anlayan batılılar çoğalsa bile, sömürgecilik varolduğu sürece, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir anarşist, ahlaki olarak anın tadını çıkarma ve yerelliğine gömülme lüksüne sahip olmayacak.

Hindistan’ın altyapısızlığının sebebi insanların alet kullanma becerisinin olgunlaşmaması değil, sömürgeci talanın, böylesi bir sorunu çözebilecek katılımcı belediyelere olanak tanırsa bitecek olan kukla hükümetleriydi. 3 bin yıl önce yazılı dine geçecek kadar olgunlaşmış bulunan bu toplum da tıpkı diğer doğu toplumları gibi batılı sömürgeci güçler tarafından yoksulluğa mahkum edildiler. Çünkü onların zenginliği bunu gerektiriyordu. Fakat sömürgeciliğin döktüğü kan, bütün insanlık tarihi boyunca dökülmüş olanları sel gibi önüne katıp götürdü yüzyıllarca. (Güney Amerika bunun en trajik örneğidir heralde. Gelin görünki Peru’da anarşistler de halkın büyük çoğunluğu gibi Morales’in ekonomi politikalarını destekliyorlar. 2003’te La Paz’da bakanlıkları yakan barikatçılar, o günleri anlatan Hollywoodvari stüdyolu bir filmde oynuyorlar bugün. Uruguay’da Tupamarolar, Nikaragua’da Sandinistler, Venezuella’da Chavez iktidarda.)

Öyleyse daha en başından, doğuda anarşizmin daha yüzyıllarca varolamayacağına inanan düşüncelerin, raşizan antropolojilerle, dilbilimle ya da tarihle ilişkilerinden haberdar olmak gerekiyor. (Acıdırki, Mao bile eski bir anarşisttir. Hegel’in çizgisel zamanının sarmal ilerleyişine iktidarın şehvetini tatmadan inanmış olacağını sanmıyorum.)

Tahakküm ve sömürüden arınmış bir topluma ulaşmak için, belli bir ekonomik gelişme düzeyine gereksinimimiz vardır --bu açıdan Marks'a katılıyorum. Özgür ve rasyonel bir toplum bazı ekonomik ve teknolojik öncellere [ing. preconditions, önkoşullara] sahip olacaktır: birkaç deveden başka hiç bir şeyleri olmadan Sahra Çölünün boşluklarında yaşayan insanların iyi bir topluma sahip olabileceklerini düşünmüyorum.
M. Bookchin, Vaneg'le Röportaj, 2000

Yukarıdaki alıntıda sizi rahatsız eden hiçbir şey olmayabilir. Bedevi olsaydınız belki durum değişirdi. Ama anarşist olduğunuzda kesinlikle değişmelidir. Biz burda duvarlara ‘ne kadar isterseniz o kadar bedeviyiz ama asla uygar değiliz yazıyoruz. (βεδουίνος όσο θέλετε, πολίτης ποτέ!)

Mülkiyet rejiminin cenazesini geciktiren sosyalist aşamaların, burjuva sistemini onarmaktan başka bir anlamı olmadığını anladıktan sonra, aynı çukura düşmemize yolaçacak bir teoriye tahammül göstermemiz çok saçma olacak. Bookchin’in sözünü ettiği önkoşullar, doğal olarak sosyalist aşamalar teorisini çağrıştırıyor. Belki de tam tersinden, Sahra Çölünün boşluklarında iyi bir toplumun daha fazla mümkün olduğu öne sürülebilir. Aksi taktirde, tıpkı Marks gibi sömürgecilikle uzlaşan bir sömürü karşıtlığıyla karşılaşmamız oldukça kolay.

Sömürgeciliğin diğer yüzü; demokrasinin köleleri olan göçmenler

Yazının birinci bölümünde, ırkçı önyargının ulusçulukla kopmaz bağlarını ele alırken, soy kavramının bütün bu oyunlardaki rolüne de değinmiştik. Hegel'in 'kan bağının yasal kontrolü' dediği ilişkiyi saçma ve insanlıkdışı bulduğunu açıkladığı 'Devletin Yeniden Üretimi'nde Jacqueline Stevens, meseleyi kalbinden yakalamıştır; 'etniklik, politik bir üründür'. Bu yüzden göçmen işçilerin çalışma düzenlemelerinde hiçbir katılımı yoktur. Yani basitleştirerek söyleyecek olursak, ulus mulus hikayedir, asıl mevzu çalışma düzenlemelerini kontrol etmek ve kime çalışma izni verileceğine, kime verilmeyeceğine karar vermektir. Bu ve diğer bağlamlarda önemli bir veri olduğundan göçmenlerle ilgili bir başlık açmak gerekiyor. Aynı zamanda doğulu göçmen ve batılı anarşist arasında da toplumsal ilişkilerin irdelenmesiyle, konumuzu derinleştirmiş olacağımıza inanıyorum.

Özgürlük ilkesinin eşitlik ve adalet ilkesiyle birlikte üreteceği yaklaşım, etniğin etik reddidir. Şehri esas alan bir toplumsal eşitlik hukuğu, bütün insanların eşitliği temelinde kurulmak durumundadır. Sahte, geçici 'vatanlarla', sınıflararası ilişkilerin yeniden tasnifi sağlanır. Soy ve veraset, köken politikalarıyla egemenliğe askeri bir nitelik katar. Aralık İsyanı sonrası Yunanistan'ın her köşesinde çığrından çıkan polis kontrol noktalarında ilk soru 'nerelisin?' sorusudur ve soran da genelde 'L' harfini telaffuzundan da anlaşılacağı gibi Eflaktır. Yunan Anayasası'nın kişisel hak ve özgürlükler başlıklı kısmı, 'her yunanlı yasalar karşısında eşittir' diye başlar.

'Hiçbir insan yasal değildir, hiçbir insan yasadışı değildir' sloganıyla defalarca yürüdüğümüz, cinayetleri hakkında uzun süredir (önceleri Anarşist Antiotoriter Koordinasyon, sonraları Dayanışmacılar, Mülteciler ve Göçmenler İnsiyatifi ile) kampanyalar yürüttüğümüz Atina Yabancılar Polis Müdürlüğü, tarihsel köleci ilişkileri ayakta tutabilmek için, her hafta, yüzlerce Pakistanlı'nın 'yasallaşma' talebini geri çeviriyor. Böylece, birgün Dışişleri Bakanı Bakoyanni bir açıklama yapıyor ve ardından Atina'nın yüzbin yasadışı Asyalı'dan kurtarılması için binlerce insan sokaklardan toplanıp kamplara, karakollara tıkılıyor ve sınırdışı ediliyor. Faşizm günlerini çağrıştıran bu görüntülere, Agia Panteleimona'da Afgan göçmenlerin çocuklarının parklara sokulmaması gibi eylemlerle sivil insiyatif adı altında mahalleliler de katılıyor. Altın Şafak isimli faşist grup, bölgede 3 bin oy alıyor.

Aralık İsyanı sonrası oluşan tabloyu değerlendirirken, göçmenlerin ilk defa polisle açık bir çatışmayı göze aldığı Kuran eylemlerini anmamak olmaz. İsyandan hemen önce, Yabancılar Polisi'nde bir Pakistanlı'nın ölmesi üzerine buradan şehir merkezine yapılan, 50 kadar anarşistin 200 kadar Pakistanlı'yla polisler arasında tampon oluşturduğu yürüyüşte, 'Ya Ali!' sloganına 'dayanışma halkların silahıdır, patronların savaşına karşı savaş' sloganı eşlik ediyordu.

Sloganlar ve eylem gerekçelerine bakıldığında, yurttaş-altı bir statüde bulunan göçmenlerin politik ihtiyaçlarını doğru sözcüklerle ifade edemediklerini düşünebiliriz. Oysaki devlet şiddeti karşısındaki çaresizliklerini çok iyi öğrenmiş bu göçmenlerin en geniş ölçekte biraraya gelebilmeleri için bu sloganlar birleştirici bir rol oynuyor. Fakat asıl tuhaflık, bir grup anarşist olarak, devlet nezdinde yasallaşma isteyen insanların mücadelesini destekleme gereğini görmemizde. Eşitsizliğin hukuki bir kategori olduğu yerde, özgürlük için verilen mücadelenin gerçekçiliği, aynı şehirde yaşayıp giden köleci mirasla hesaplaşmasından geçiyor. Bu bağlamda, aydınlanma sonrası ve aydınlanmayla hiçbir şekilde muhatap olmamış iki ayrı kesimin bu biraradalığında, bütün doku uyuşmazlıkları aşılabilir olmalıdır. Göçmenler henüz dertlerini ifade edecek sloganları bulabilmiş değiller. O büyülü sözcük büyük olasılıkla dikeosini (adalet) olacak.

Irkçılık üzerine yürütülecek tartışmaların anarşistlere de katacağı birşeyler var.

Anarşi, direniş, özörgütlülük ve dayanışma kavramlarıyla oluşan bir durumu anlattığına göre, onu dünyadaki bütün toplumsal deneyimlerde gözlemleyebilmemiz mümkün. Şehrin gerçekliğinden haberdar olmak bunun için yeterli.