Vula, ''ölümümüze de doğumumuza da biz karar veririz diyordu. Biz yaşayan bir ruhtuk doğmadan önce de.'' Budizmden çok, yeni platoncuların gölgesi var Vula'nın üzerinde. Bilmiyorum, belki de ben onu anlamakta yetersiz kalıyorum. Hayatta kalıp kalmamaya dair çok geçitten kafayı uzatıp baktım. Sanırım öbür taraf değil taraflar diye birşey var. Duygunun enerji olması ve her kütlenin bir de enerjisinin olmasıyla beraber düşünülürse, her kütlenin bir duygusu olduğunu ifade edebiliriz. Yani organik, inorganik bütün bileşimleriyle doğanın duygusu var.
Geçenlerde aşk üzerine bir belgesel izledim. İzlemeye başlarken 'bunu yapmamalıyım' diyordum ama yaptım. Sonuna kadar izledim. Efendim, yediğimiz bütün o haltlara fenil etilamin mi ne neden oluyormuş. Bir de dopamin salgılayıp duruyormuşuz. Daha sonra serotonin giriyormuş işin içine. Olay buymuş yani. Bizim 'kızı gördüm çarpıldım abi!' dediğimiz durumların kimyası böyleymiş. (çok mu seksist oldu?)
Aşkı da defterden sileceğiz yakında, öyle görünüyor. Ben Eyüboğlu'nun dediği şey olarak göreceğim aşkı her zaman. O Nil kıyılarında yetişen bir çiçektir ki, külünden doğar.
Gündelik hayat içinde sistemle çatışma kanalları yaratmak, kişilik sorununa el atmak anlamına gelir. 'Benim doğam ne' sorusunun cevabını bilen insan, kendi tercihlerinin neler olduğunu da bilir. Bunun sonuçlarını itiraf etmekten de sakınmaz.
Böylece yeni bir ahlaktan sözetme şansımız olur. Moral krizi dedikleri şey, sistemin çarklarına girdikçe başarısızlıklara uğrayan insanın değersiz bir yaşama mahkumiyetinin farkında olmasıdır. Kendini suçlu hissetmeye başlar ve bu arada kişiliği ezildikçe ezilir.
Yeni bir ahlakla yaşamanın sistem çarkları içinde karşılaşacağı tepki de farklı değildir. Suçlu ilan edilirsiniz ve 'başarısızlıklarınızın bilinçli tercihlerinizin ürünü olması', yani ahlakınız taşlanır. Başarı, güç istencinin mevcut toplumsal sisteme entegre edilişinin adıdır. Onlar için başarı olan şey bizim için başarısızlık olacaktır. Kendi değerlerimizle yaşama çabası, bizi her zaman acz içinde bir yaratık olarak gösterecek. Çünkü kariyer listeli bir CV'miz olmayacağı gibi, savcılık temiz kağıdımız da olmayacak. Ne de banka hesap cüzdanımız. Modayla ilgilenmeyeceğiz ve sürekli gururumuzu tokatlayacağız. İnsan olmakta acemiyken okşadığımız gururumuzu...
Evet, bence anarşi, işçi sınıfına değil, insana bağlanan bir kavramdır. Öyleyse anarşisti de geleneksel marksist politikanın alanlarında değil başka biryerde aramalıyız. Hakikatin, öznelerce çokluğu, yani çoğul oluşunu varsayar anarşizm. Maddi hayat, o özneler tarafından canlandırılan bir zemindir. Özgürlük kişide gerçekleşebilir. Çünkü özgürlüğün öznesi toplum değil kişidir. Kişi, topluma rağmen öznedir.
Tabi anarşizmin insanla ilgili oluşu ve varlık sorununda kendini yetkisiz kabul edişi, başka bir sahaya girdiğimizi gösterir.
Gücün reddi, doğayla barışık bir yaşam öngörür. Lüks ve konforun da reddidir aynı zamanda.
Amerika'da sadece dalından düşen meyveleri ve sebzeleri yiyerek yaşayan topluluklar vardır. Şimdi ben bu topluluk sözcüğünün yerine kabile sözcüğünü koysaydım, olayı algılayışınız değişecekti. Sosyoloji böylesine politik bir bilim işte. Sizi ince ince elemeye odaklanmış o gözler ve boğazınızı sarmış eller aynı beynin hizmetinde olduklarını hep gizlemek isterler.