SORULAR DENİZİNE TÜKÜRMEK: YOKOLMA TUTKUSU VE ZAMAN

Varoluşçuluk, 'insan nedir' sorusuna verdiği yanıtta, öleceğini bilen tek canlı olma özelliğini vurguluyordu. Bundan nasıl emin olabildikleri bir soru işareti olmakla birlikte kabul etmeliyiz ki bu yanıt, insanın zihnini tahrik ediyor. Belki fazla tüketildiğinden, 'emek' şeklindeki yanıttan aynı etkiyi alamıyoruz. Birçok hayvanın, emek diyebileceğimiz şekilde alet kullanma becerisine sahip olduğunu, en azından etrafımızdaki kargaların neler yapabildiklerini biliyoruz. Diğer yandan, hatırlamak gerekiyor ki, Marks'ın arı ve örümceği dünyanın en iyi mühendisleri ilan ettiği paragraf, bu ustaların, insanlardan farklı olarak yaptıkları işi tasarlama yeteneğine sahip olmadıklarını vurguluyordu. Ama onların, mevcut yetilerine nasıl sahip olduklarına dair açık bilgilerimiz yok. İki ayak üzerine dikilmek, gözlerimizin derinliği kavrayacak şekilde yerdeğiştirmesi, ateşle samimiyetimiz, dilimizin ünsüz harfleri çıkarmaya müsait oluşu gibi özelliklerimiz de diğer hayvanlarla ayrılığımızın temel nedenleri olarak önümüze sürüldü. Ama bunlardan hiçbirisi bize özgü değil. Bu özellikleri, az ya da çok, diğer hayvanlarda da görebiliriz. Belki 1 milyon yıl sonra, bir şempanze de bizim özelliklerimizi paylaşacak. Bu yakın akrabalarımızla aramızdaki genetik farklılık, sadece yüzde 2 oranında. Ama genel kanı, onların güdüleriyle, bizimse akılla davrandığımızı ve dolayısıyla bütün doğadan üstün olduğumuzu öne sürüyor. Bu kanıya, doğayı rahatça talan etmek için ihtiyacımız var. Yukarıdaki özellikleri taşıyan homo erectus'tan zekasının farkında olan homo sapiens'e geçis için, evrim açısından 'ani' olarak nitelenen bir 70 bin yılın geçmesi gerekmiş. Ve işte bu dönüşümü hala yeterince açıklayamadıgımız için, zekasının farkında olmayı, soyut düşünebilme özelliğini ayırdedici niteliğimiz olarak kabul etmek daha kolay. Sadece dışındaki doğayı değil, kendi doğasını (tin) ve tarihini de kapsayacak şekilde soyut düşünebilir insan. Varlığının temellerini açığa çıkarabilmek için kendini paralayabilir.

Şimdi asıl ilginç olan, önümüzdeki iki verinin tuhaf buluşmasıdır. Ölüm bilgisi, şu durumda bir yokoluşu tasarlamaya, bu tasarıya tutkuyla bağlanmaya dönüşüyor. Öleceğini bilmekle yetinmeyen insan, ölümü istiyor. Büyük dinlerin, bir felaketler silsilesi ve dünyanın sonu olarak öne sürdükleri kıyamet, bu istencin hala korkunç bir kalabalığı peşinden sürüklediğini hatırlatır. Yokoluş, hayatın katlanılmaz akışı içinde sıkışıp kalan insan yığınları için umuda dönüşür. Cennet ve sonsuz mutluluk, bu yokoluş perdesinin ardına gizlenmiştir. Acımasızlığı ve yıkıcılığıyla kıyamet, yığınların beceremediği devrimi tanrının yapmasıdır. Yıkım ve dehşet duygusu, bütün kıyamet teorilerinin ana silahı olmasına karşın, sözkonusu olan ne nihilizm, ne sadizm ne de ölü seviciliktir (nekrofili). Bütün o dehşetli felaketler, iyiyle kötünün hesaplaşmasını, kötülüğün (şeytan) nihai yenilgisini, ölümlü dünyaya bir ceza olarak gönderilmiş insanın, ölümsüzlük dünyasına (cennet) dönüşünü simgeler. Yani dine, tanrıya inanmak, kendinin ölümsüz olduğuna inanmak anlamına geliyor. İyi ama, neden her insanın öldüğünde geçeceği basit bir hesaplaşma değil de ölülerin bile topraktan çıkarılıp saf saf dizileceği bir dehşetler silsilesi? Herkesin içinden geçeceği bir ateş şöleni neden? İyi bir tanrının dehşete bu kadar düşkün olmasını sağlayan ne? Peygamberler için sorun vaadetmekten ibaret olduğuna göre, neden daha sevimli bir son vaadetmiyorlar? Korku, bütün yeni toplumsal iktidar biçimlerinin vazgeçilmez silahıdır. Dinler için de bu geçerli. Ama kıyamet teorileri, sadece bir korku dalgası yaratmak için değil, insanın bu hastalıklı tutkusuna hitap etmek için çıktılar ortaya. Bu tutkunun tek işareti kıyamet teorilerinin zenginliği değil. Aynı zamanda, ona yaklaşmaya, onu sağlamaya dönük bir çaba. ABD Başkanları ve SBKP Genel Sekreterleri de dahil olmak üzere, nükleer savaş zinciri içinde yeralan her bir insan halkası, bu savaş başladığında kendilerinin de (sadece bir saf olarak değil, aynı zamanda kişi olarak) öleceklerini bilmiyorlar mıydı? Feda ruhu mu onları o zincir içinde tutuyordu? Ortada ne bir "cennet vatan", ne düşman, ne de insanlık kalacakken... Bir düğmeye basıldığında, 14 defa insanlık yokolacakken... (Aslında insanlık bir kere yokolacak ama savaş makinesini doyurmak ne mümkün!)

Pekala; milyonlarca insanın bu işte taraf olması ne demektir? Sosyalist olmak bile, bu aptallığa taraftar olmayı gerektirdi onlarca yıl. Füzelerin geçit töreni selamlandı her 1 Mayıs günü. Demek ki şu da dikkate değer bir soru; bizi nereye kadar aptallaştırabilirler? Nazi Propaganda Bakanlığı, Sovyet Politbürosu, Amerikan medya laboratuvarları bunu nereye kadar başarabilir? Farkında olmamız gerekirdi; şapkalarımızı çıkarıp selam verdiğimiz o füzeler, bizim müstakbel katilimizden başka biri değildi. İnsanlık tarihi, bu aptallıkların zaferini de kaydetti. O soruyu ölümsüzleştirdi; insan bu yokoluş serüvenini neden seviyor?

Nükleer silahların yanına çevresel felaket provalarını da ekleyelim. "Bakalım film ne zaman vizyona girecek" der gibi bakıyoruz. Bu felaketler de dikkate değer bir insan yığınının malumatı. Durumdan haberdar olanlarla olmayanların kayıtsızlığında ise bir fark yok. Neden diye soracak olursak, öne sürülecek bir sürü gerekçemiz de mevcut. "Böyle şeylerle ilgilenemiyoruz. Derdimiz zaten başımızdan aşkın. Ölsek de kurtulsak zaten..." Tür olma duygumuzu yitiriyoruz. İşin içinde, "ben zaten en fazla 40 yıl yaşarım" gibi bir avuntu var. (Oxford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, İstanbul'un yarısı, İzmir, Marmaris ve daha birçok şehir, denizlerin 6 metre yükselmesi sonucu, 45 yıl sonra sular altında kalacak. Kimin umurunda!) Çocuğumuzun iyi bir meslek sahibi olması için çabalıyoruz. Hayatın ertelendiği bir dünyada iyi meslek hangisidir?

Bu gibi hafifletici sebepler (deliliğin hafifletici sebepleri) öne sürülebilir. Yokoluş tutkusu, yokoluş olasılıkları karşısında kayıtsızlık kisvesine bürünür.

Balinalar, yunuslar ya da foklar, büyük olasılıkla, onların doğal yaşam dengelerini bozduğumuz için toplu intiharlara başvuruyorlar. Yani suç ortağımız yok. Bu eğilimimizin deliller listesine kendimizle yürüttüğümüz savaşları da ekleyelim. Ve artık bu yokoluş tutkusunun izini sürmeye başlayalım. Ölüme bağlanışımızı, hayattan kopuşumuzda arayalım.

Birgün bilgisayarların bizi köleleştireceğini öne süren bilim-kurgu fantazisi size de komik gelmiyor mu? Önce biraz özgürleşsek, neyse... Ama altı-üstü sahibimiz değişecek. İnsan ilişkileri, insanın kendisiyle dövüşen ve onu ringe sermiş bir köleliğe dönmüş durumda zaten. Bilgisayarlar o rolü üstlenecekler mi bilinmez ama, zaten para denen kağıt parçalarının kölesi değil miyiz? Onlar bizim adımıza zaten bütün ilişkilerimize yön vermiyorlar mı? İnsan, akılalmaz bir şekilde kendi yaptığı putlara tapınmayı, kendini bu putlara kurban etmeyi sürdürüyor. Bir zamanlar göklerde gezdirdiği tanrıyı, derin bir saygı ve bağlılıkla cüzdanına yerleştiriyor. İnsan türü, kendi eliyle yarattığı bir toplumsal ilişkiler sisteminin tutsağı durumunda. Sistem, insanın doğal ve pozitif değerlerini hiçleme, sıfırlama üzerine kurulu ve bu yüzden, sistemin egemenleri olarak adlandırdığımız kesimi oluşturan kişiler de insan olarak aynı kafesin içindeler. Tüketim güçlerinin daha yüksek olması, onları daha özgür kılmıyor. Hatta bizim bu 'efendi' dediklerimiz, bizden daha fazla kölesi sayılabilir para ve otorite tanrısının.Ve aynı yokoluş tutkusu içinde can-ı gönülden aktör olduklarına bakıp, onların bir çıkış yolu olduğunu sanmayın. Kendilerine güvenli uzay kolonileri yaratmadıkları sürece onlar da aynı sonun kurbanı olacaklar. Bundan, kader birliğine dayalı bir elbirliği olasılığı çıkarmak ahmaklıktır elbette. Çıkarılabilecek tek sonuç, bu sistemin, bizim sadece sosyal varlığımızı değil, biyolojik varlığımızı da tehdit ettiği ve onu savunmak isteyeceklerle birlikte mezara gönderilmesi zorunluluğudur.

İnsan hayatı, gün geçtikçe ölümü masumlaştırıyor. Uygarlıkçı filozofların allayıp pulladıkları o namlı 'doğaya karşı savaşımızın' genlerimize ektiği yokedicilik silahı, herhalde şimdi bize dönüyor. Tetikte hala bizim parmağımız var. Yaşamsal doğamızı dengesizleştirdikçe, intihar eden birini andırıyoruz. Memeliler, yani atalarımız, dinazorlar çağının güçsüz kaçaklarıydı. Kendilerinden her bakımdan daha güçlü devasa rakiplerinden gizlice hayatta kalmaya çalışırlardı. Bu geçmişi bildikten sonra, yüzlerce türü yaşamdan silmek nasıl bir başarıdır?

Bir yandan bu aptalca zaferleri kazanırken, diğer yandan da doğa karşısında her geçen gün küçülüyor insan. Düzelterek söyleyecek olursak, insan, doğa karşısındaki küçüklüğünün farkına varmaya başlıyor. Küstah bilim, yavaş yavaş şaşkın bir mütevaziliğe bürünüyor. İşte bu, modern insan denilen aciz yaratık için sonu gelmez bir parçalanmadır. Kesinlikler çağını geride bırakırken, varlığımızın kutsal ya da zorunlu değil, tesadüfi olduğunu, DNA'nın doğumunun, trilyonlarca olasılıktan sadece biri olduğunu görüyoruz. Elbette gözümüz yettiğince. 13 milyar yaşında (yani genç!) olduğu kabul edilen bir evrende biz neyiz? Dünyanın 3,7 milyar yıllık geçmişinde bir noktayız. (1) 35 bin yıl önceki mağara resimlerinin yanında, bizim yazıyla başlayan tarihimiz devede kulak (tamam, biraz büyük kulaklı bir deve düşünün). Kişisel geçmişimizi ve şimdiki zamanımızı bile toparlayamıyorken, derin zaman bize ne ifade edebilir?Yerin 3 km altında varlığını sürdüren bakteriyle kıyaslanınca, doğa üzerindeki hükmümüz masala dönüşüyor. Onlar dinazorlardan önce de orada yaşamayı sürdürüyordu. Biz ise ilk nükleer savaşla, kıymetli iktidarımızı hamamböceklerine devredeceğiz. Onlar ölmeyecek, evrimde yarattığımız göreli kesintiyi kaldırmakta rol alacaklar.

Heyhat! Nereden nereye! Evrenin merkeziyken, şimdi onun sonsuzluğuna ikna olmak üzereyiz. (Hubble'in teleskoplarıyla, 200 bin ışık yılı büyüklüğünde bir evrenimiz olduğunu öğrenmiştik. Ve bu evrenin sınırlarının bizden hızla uzaklaştığını. Hawking ise bu evrene bir başlangıç ve bir son uygun görmüştü.) Bilmek, önce haddimizi bilmek oluyor.

Şimdiki zaman kipinde düşünmeyi sürdürecek olursak... Artık, Euklides geometrisinin evrende hükmünü yitirdiğini herkes kabul edebilir. Aynı bilim, şimdi önümüze 10 boyutlu evrenler sunuyor. Çünkü üç boyutla, kara delikleri, kara maddeleri anlamamız mümkün görünmüyor. Kendimize yeni bir evren tanımı arıyoruz. Kozmolojinin seyrine koşut olarak fizikte de kuantum alemi, klasik bilimin köklerine dinamit döşüyor. Hatta bu iki yönlu derinleşmenin artık sıkıcı bir serüvene dönüştüğü söylenebilir. Bilim, yeni bir model oluşturamıyor. Einstein'in, saniyede 300 bin km hıza ulaştığımızda teorik olarak zaman içinde yol alabileceğimizi ortaya koymasından bu yana ciddi bir şoka girmiş değiliz. (2) Belki ikiz kuarklar bu şoka vesile olur. Bu serüven dizisi gerçekten sıkıcı bir hal aldı ve sonunu beklemeye tahammül etmek zor.

YİTİK ZAMANIN İZİNDE DOĞUYA VE BATIYA DOĞRU

Muri son İstanbul yolculuğundan döndüğünde "sizinkiler Avrupa'yı yakalama işini abartıp Atlantik'e düşecekler" demişti. "Neden" diye sorduğumda, birçok ekonomik ve sosyal verinin yanına iliştirdiği şu tuhaf şeyi söyledi; "trafik ışıklarının saniyelendirilmesini ben başka bir Avrupa ülkesinde görmemiştim." Benim için de Atina Metrosu'ndaki dakika sistemi önemliydi. Yerin altında beklemek, yerin üstünde beklemekten daha sıkıcı oluyor. Bu sabırsızlığa karşılık, metronun kaç dakika sonra geleceğini yazan ışıklı tabelalar var her durakta. Saatlerin ve kronometrelerin hayatimizdaki rolü yollarla sınırlı değil. Çoğumuz bir kelepçe gibi kolumuzda taşıyoruz. Biyolojik saatimizi ve kaçta yattığımızı umursamayan iğrenç sesli masa saatlerini de ekleyelim. Ve konuya ısınmamıza yardımcı olacak son bir anektod. Bir kısa film senaryosu özeti.

Kahramanımız boyacıdır ve son işi eski bir saat kulesinin iç duvarlarını boyamaktır. Üç günde bir saati kuran görevli ona nereleri boyayacağını gösterir ve gider. Meraklı kahramanımız bu büyük saatin içini görmek ister ve yukarı çıkıp, saatin çarklarının olduğu odanın kapısını açar. Girer girmez ayağı kayar ve düşer. Kapı kapanır. Kapanan kapı, sadece dışardan açılabilen türden bir demir kapıdır (kasapların buzdolapları gibi). Bir iki zorlar ve kapıyı açamaz. Artık saatin içindedir. Her tarafı kapalı odada, saniye çubuğunun her hareketi, gürültüyle kahramanımızın içine işler. Kapıyla uğraşmayı bırakan boyacı, artık dayanamayacak bir halde çarkları durdurmaya çalışır nafile bir çabayla. Başaramaz. Çarkların işlemesini durduramaz. Her saniyeyi çıldırtıcı bir şekilde hisseder. Kulaklarına sokulan bir çivi gibi. Teker teker her saniyeyi. Derken kamera saat kulesinin görevlisine döner. Görevli, çarkların olduğu odanın kapısını açar. Boyacının cesediyle karşılaşır. Görevli icin aradan sadece 3 gün geçmiştir. Seyirci için bir-iki saniye. Peki ya boyacı için?

Bu anektod gerçekten son; saniyelerin önemini çözmüş olacaklar ki İstanbul polisinin terörle mücadele şubesinde bundan bir işkence üretmeyi akıl etmişler. Bodrum katlarındaki işkencehanede 8 gün boyunca aynı faşist şarkıyı yüksek sesle dinletmişlerdi. Şarkı bitip de yeniden çalana kadar arada geçen bir kaç saniyede nefes almaya çalışırdınız. Ve ardından gelen ilk melodiyle tekrar suyun dibindeki çırpınış başlar. Dilinizi koruyan bir ağzınız, gözlerinizi örten gözkapaklarınız vardır ama kulak tecavüz edilmeye en müsait duyu organıdır. İlk defa orada, kesin olarak anladım saniyelerin önemini.

Yahudi-hristiyan düşünce sisteminin bir ürünü olan zaman oku, genel batı düşüncelerinin temel ontolojik altyapısını oluşturdu. Nihayet termodinamiğin ikinci yasasıyla birlikte bu kavram bilim dünyasının da gözbebeği haline geldi. Ok, eğile büküle spiral bir hal alsa da iki nokta arasındaki hareketini sürdürdü. Zorunluluk ve ilerleme kavramları, varlığın bu iki ayağı, yani uzay ve zamanın sabit değişkenlikleri üzerinde can buldu. Çünkü bu ok geri dönüşsüz bir şeydi. Zaman okuna Euklides'in geometrisi eşlik etti. 20. yy'a kadar böyle kör-topal geldik. Bilim ve bilimci felsefe kendisiyle savaşan bir şizofren halini aldığında, batının hegemonik düşünce sistemi kendini tümden bir krizin ortasında buluyordu.

Aynı zamanda tersinden bir süreç işlemeye başladı. Önsezilere dayanan ilk kozmolojiler, ilk zaman teorileri, ilk ontolojiler daha da sevimli ve sıcak görünmeye başladı. Önsezilere dayalı düşünme biçimi günah olmaktan çıkmaya basladı daha önemlisi. Eğer yapılan şey bir senaryo oluşturmaksa, o senaryoyu yazanın bir bilim adamı olması, senaryonun kurgulara dayalı bir gövdesi olduğu gerçeğini örtmüyor. İşte bunu hepimiz yapabiliriz. Hiç kimseden izin almadan.

Bir soru artık telaffuz edilmeyi hakediyor; fiziksel ve öznel zamanlarımızın buluşabileceği bir yer tasarlayabilir miyiz?

Fiziksel zamanımızı 7 ayrı hareket içinde kuruyoruz. Bunların en küçüğü olan dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü (yani bir günümüzü) parçalamak ve bu hareketlerin sayısını artırmak da bizim becerimiz (saatin bir kilise keşfi olduğunu hatırlayalım). Zaman sürekli parçalanıyor, saniyeler önem kazanıyor ve daha hızlı bir şeye dönüşüyor. O saniyeler, aslında hiç vakıf olmadığımız, galaksimizin ve evrenimizin hareketiyle varediliyor. Bunlar fizikçilerin ilgi konuları. Ama bir de bizim zamanı algılayışımız var. Saniyede binlerce resmin gözlerimizin önünden geçtiği rüyalarda zaman çizgisinin neresinde duruyoruz, hiç düşündünüz mü? Yeniden yaşar gibi şiddetli bir sarsıntıyla anımsadığımız olaylarda peki? Yani hatırlama fonksiyonumuz devredeyken. Esrar içince insan alışılmış zaman kavramını neden kaybeder? Bunlar, zamanın çizgiselliğine yöneltilen kuşku ve inançsızlık dolu sorular. Şimdiki zamanın tanımlanamazlığı, sorunun en yalın ifadesidir. Çizgisel zamanı başımıza saran ibranilerin dilinde şimdiki zamanın olmamasını görmezden gelelim. Geçmiş ve gelecek arasında durduğumuz yer sadece bir nokta mıdır? Bilim, ölçtüğü zamanı neden tanımlayamıyor? Şimdiki zamanın varlığını biz biliyoruz. Bunun çoğunlukla bir nokta olmadığını da. Özellikle şimdiki zaman ölçülebilir değildir, bize özgüdür. İşte zaman konusunda bütün alışılmış yargılarımızın en kolay kırıldığı yer de burasıdır.

Kader, Zamanın Evlatları ve Dharma... Başka Bir Form

Şimdi tekrar soralım; zaman bir mutlaklık mıdır? Yoksa hareketle birlikte varolabilen bir akışkanlık mı? Ve soruyu başka bir yerden soralım; zaman canlı bir varlık olabilir mi? Yunan mitolojisinde Zeus'un babası olan Kronos gibi bir canlı. Evrenin çok boyutlu olması gibi çok boyutlu bir canlı... Biz o canlı varlığın değişik boyutlarında mı hareket ediyoruz? Yani Einstein'in yaklaşımını tersinden kurarak bakalım; zaman evrenin bir boyutu değil de evren zamanın bir boyutu olabilir mi?

Sessiz sakin geçirdiğimiz o yılbaşı gecesinde Ayşe bana islamın zaman anlayışından ilginç bir yaklaşımı anlattığında karar vermiştim bu yazıyı yazmaya. Bu ilginç yaklaşımın odağında kader kavramı yatıyor. Sadece büyük dinlerin kader kavramına değil, onunla özdeş olduğunu düşündüğüm bilimsel determinizme de hiçbir zaman tahammül edemedim. Ama itiraf etmeliyim ki ilk defa o gece, iç bütünlüğü bu kadar sağlam bir kader yorumu dinledim. Ve sanırım çoğumuz gibi benim de zihnimde tartışmasız bir alışkanlık olarak oturmuş olan zaman kavramının ilk sarsıntısı o gece gerçekleşti. Bütün tefsir tartışmalarını görmezden gelerek, kader kavramını bir bütünsel belirlenmişlik olarak kabul edelim. Buna göre insanların geçmişi ve geleceği, onlar doğmadan önce yazılmış ve bilgisi mevcut gelişmelerdir. Çizgisel zamana karşılık olarak bunu türkçedeki eşanlamlı deyimiyle alınyazısı, yani o çizgilerin anlamlı olarak biçimlendirilmiş hali kabul edebiliriz. Kıyamete kadar sürecek yaratılmış zaman içinde, insanların neler yapacaklarının ve neler yaşayacaklarının biliniyor olması nasıl bir durum doğurabilir? Önünüzdeki hayatı yaşamak, kaçamayacağınız bir görevdir. Ne yaparsanız yapın, kaderin dediği olacak. O zaman yapacağınız şeyin ne anlamı var ki! İbadetlerinizi yerine getirir ve sunulan yaşamı sorgulamaktan uzak durursunuz. Çünkü asıl yaşam öte taraftadır. Çünkü yapacağınız herşey, aslında bir iradenin tezahürü değil, bilgisi mevcut bir durumun prosedür gereği gerçekleşmesidir. Yaşanmış bir olayın tiyatro temsili gibi.

Öyleyse zaman, yaratılmış birşey olarak kalmıyor, değişim ve hareket kavramlarının da dışına çıkıyor. Bizim ancak hareketle algılayıp yorumladığımız zaman, bu durumda hareketten bağımsız olarak varolabiliyor. Akan o değil, biziz. Geçen o değil, biz. Tıpkı Einstein'in o saf kondüktöre söylediğinin tersinmesi gibi; "Oxford bu trene kaçta varacak?" Hareket eden tren mi, Oxford mu? Zaman orada duruyor ve biz hareket ediyoruz.

Arap islamı ile hinduizmin ve İran zerdüştlüğünün izlerini bünyesinde birleştiren tasavvuf ise apayrı bir mecra açarak hareketi mutlaklaştıran Herakletios ile buluşur. Onun 'logos' kavramı içinde zaman bir dama oyuncusudur. 'Alem her an yıkılıp yeniden kurulmadadır" sözü, "panda re (herşey akar)" diyen Herakletios'a selam gibidir. Tasavvufçular için zaman zihinsel bir olgudur. "Gelecek hiçbir vakit tahakkuk etmez. İçinde bulunduğumuz zaman ise geçmişe akıp gitmededir" (3) Aslolan andır. Ve an, sadece mutlak varlığın, yani tanrının uzaya, yani gölge ve göreli varlığa yansımasıdır. Çünkü tasavvufta sadece zaman değil, mekan da (yani bir bütün olarak varlık) sadece mutlak varlığın yansıması olarak vardır. 'Kendinde şey' olarak yoktur. Tasavvufta evrenin doğuşu gibi bir sorun da yoktur. O tanrıdan ayrı bir şey değildir zaten. Ezelidir. Tam da bu özelliğiyle tasavvuf, islamın dışında ayrı bir çehre kazanmakta ve panteizmin bir parçası olmaktadır. Yani yaratılan herşey, özellikle de insan (çünkü ona tanrının varlığını, bu varlığın görünüş biçimleri olan sıfatlarını bilme ve anlama özelliği verilmiştir) tanrının bir parçası, varoluş biçimi olduğu için kutsaldır. Herşeyin kutsal olması, din kavramının zıddına dönüşmesi gibidir. Ama zaman kavramına bakan başka bir penceresi daha vardır tasavvufun. Hinduizmin dharma'sını islama uyarlama olan sulük, tasavvufun derin zamanıdır. Bu arada belirtmek gerekir ki tasavvuftaki mutlak varlık, hintlilerin brahma kavramıyla örtüşür. Herakletios'ta logos kavramının benzeri bir misyonu üstlendiğini görürüz. Yazının bu parçasını kaleme alırken, Reha Çamuroğlu'nun "Dönüyordu" adlı kitabından mahrum olmak büyük bir eksiklik. Yine de yanlış laf etmekten korkmayarak söyleyebileceğimiz şeyler var. Manevi yolculuk olarak tanımlayabileceğimiz sulük, bir dairedir. Mutlak varlıkla başlayan daire, insanın maddi yolculuğuyla yarılanır. Buraya kadar sözkonusu olan, insanı önceleyen maddi süreçlerdir. Bu süreçler, hinduizmdeki tanrının (Vişnu) bedenlenişlerine tekabül eder. Hinduizmde en son Krişna bedenlenişiyle gelen tanrı, insanöncesi bedenlenişlerle de gelmiş kabul edilir. Onu değişik hayvan figürleriyle de resmederler (hinduizm, panteizmin ilk örneklerindendir). Çemberin diğer yarısı, insanın tabiattan kurtulup mutlak varlığa ulaşma sürecidir. Yine hindu ve buda inancında olduğu gibi, bu sürece girmediğinde insan, tabii ömrünü tekrarlayıp durur. Bu asıl yolculuğun değişik aşamalarını özetlemek mümkün. Birincisi, iyi ve kötünün, imanın ve küfrün, hayrın ve şerrin, yani hayatı kaplayan zıtlıkların, her iki yanıyla tanrıdan geldiğini, onun bir görüngüsü olduğunu kabullenmek. Yani zıtların birliği ve tanrıdan geldiği ilkesi. İkincisi, iyi ya da kötü olarak görünen bu şeylere kayıtsızlaşmak. Yani yokluk alemine geçmek. İşte bu aşamadan sonra, kul, tanrı, yaratış gibi kavramlar ortadan kalkar. Tanrıyla bütünleşme, onunla bir olma süreci başlar. Bu süreçlerin aracısı, bilgi ya da aşk olabilir. Yolculuk başladığı yerde nihayetlenir, mutlak varlığa ulaşmayla son bulur (sanki Hegel'den sözediyoruz değil mi...) Tasavvufun insanı mikrokosmos olarak görmesi ve onu anlamanın makrokosmosu anlamak olacağı düşüncesi buradan kaynak almış olsa gerek. Aynı düşüncenin Herakletios'un temel yaklaşımları arasında yeraldığını hatırlamak gerekiyor. "Bütünle bütün olmayan, birlik olanla ikilik olan, anlaşma ve anlaşmazlık, bütün şeylerden bir şey ve bir şeyden bütün şeyler logos'ta birleşirler (Doğa adlı kitabından).

Tasavvufa benzer bir yaklaşım taşıyan budizmin, zamanın nesnelliğine yönelik kuşkusunu ve onun bir yanılsama olduğu fikrini paylaşmasanız bile (ki yazıyı okuyunca sıkı bir diyalektik materyalist olan Bayram'ın tercihi paylaşmak olmuştur) zamanın yapısına ilişkin klasik ve sorgulanmayan anlayışı yeniden düşünmelisiniz.

Başımızı süper teleskoplardan ve elektronik mikroskoplardan kaldırıp doğuya çevirmek gibi bir seçeneğimiz de var. Belki de doğu sözkonusu olduğunda bunu söylemek yeterlidir. Ve belki de bundan fazlasını yazmakla hata etmişizdir. Çünkü bundan fazlası gerçekten başka bir yazıyla mümkün. Çünkü şu ana kadar geçerli olan eleştiri ve yadsıma tarzı da dahil, önceliklerin ve kavramların değiştiği, bütün mantığın yeniden kurulacağı bir alana geçmiş oluruz.

Kesinliklerin hakimiyetini yitirişi, varlığın temel kategorileri olan uzay ve zamanın parçalanması, yekpare ve uyumlu görünümünü yitirmesi, ilk bakışta kişisel bir intihar girişimiyle çok alakasız görünüyor. Ama yukarıda açtığımız şekilde bir yokoluş tutkusuyla ilişkilerini görmek zor değil (yine de bu ipuçlarını bağlamak okuyucuya bırakılacaktır). Diğer yandan, kişisel intihar olaylarının grafiği de hızla yükseliyor olsa gerek. Bir cennet ya da ütopya beklentisinin en dipte olduğu bu çağda... "Yaşamak, çünkü ağır bastığından..." diyordu Nazım Hikmet. Hayat ağırlığını yitiriyor, hiçleşiyor. Ölümdeki gizemin bir tutkuya dönüşmesi bu açıdan çok anlamsız değil.

İnsanların büyük çoğunluğunun varlığını sorgulamadığına inanıyor musunuz? Modern yaşam, var gücüyle bu soruyu ötelemeye çabalıyor. İntihar grafiklerini biraz da bunun verisi olarak okuyabiliriz. Herkesin, neden yaşadığı sorusuna bir cevap vermeye ihtiyacı var. Bu cevabın yokluğu, insanın varlığındaki bütünlüğü ortadan kaldırmaya yetiyor. Veysel, şizofren arkadaşını götürdüğü psikoloğun anlattıklarını şaşkınlıkla aktarıyor; "bize göre onlar deli gibi görünse de biz onlardan oldukça geri bir durumdayız. Sorun, onların duyarlılık ve algılama seviyesinin bizimkinden çok yüksek olmasında" diyor. 30'lu yaşlardan sonra başlayan şizofreni vak'alarına pek rastlanmıyormuş. Bunu duyunca, daha kaç yıl atlatmak gerektiğini hesaplıyoruz hemen. En azından birkaç yıl daha bizi kuşatan toplumsal saçmalıklarla uzlaşmak, hayatın boktanlığına göz yummak var önümüzde. Bunu söylediğimizde yöneltilecek siyasal itirazları tahmin etmek zor değil. "Aslında hayat boktan değil, kapitalizm onu boktan hale getiriyor" şeklindeki itiraz, içlerinde en sevimlisi olacak. "Hayat mis gibi, siz gerizekalı yoksullar onu yaşamayı bilmiyorsunuz" diyen Chigago çocuklarına kadar gidecek iş. (Bunu söyleyenleri öldürmek gerektiğini biliyorum. Fakat şimdilik onları bir tarafa bırakalım, çünkü bu konu da çok berrak değil. Aynı şeyi tekrarlayan gerizekalı yoksullar gerçekten de fazlasıyla mevcut.)

Bütün siyasal itirazları toplayalım ve bir kefeye koyalım. Onlar bizim için ne ifade ediyor diye sormadan önce, biz onlar için ne ifade ediyoruz diye soralım. Oldukça anlamsız, propaganda yapılması gereken nesnelerden başka birşey değiliz. Siyaseti, bizim de bir parçası olduğumuzu varsaydıkları toplum için yapıyorlar.

"Kimse benimle bir sözleşme imzalamadı bay Rousseau
yasalarınızla giyotinde tanıştım
hakkınız var, böyle güleryüzlü bir cellatla
daha önce hiç karşılaşmamıştım"

Üstadın dediği gibi bir toplumsal sözleşme imzaladığımız varsayımıyla çektiklerimiz yetmiyormuş gibi, bir de bizi güdecek çobanlar arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz. Bazı insaflı siyasetçiler (proletarya diktatörlüğü dedikleri) bir süre sonra, ağılı biz koyunlara bırakmayı bile vaadediyorlar. İşin garibi, koyunların çoğunluğu, kendilerine en kötü davranan çobanları tercih ediyor ve biz de sanki bu ağılda kalmak için sözleşme imzalamış gibi başka yol düşünemiyoruz. Ve yokoluş tutkusuna koşut, hatta yumurta-tavuk misali, hayatın boktanlığından bir insanlık tarihi yazılıyor.

ya da... yokoluş tutkusuna karşı hayat için dövüşmek

Çoğunlukla, bizi kuşatan bu çelişkiler içinde yaşamanın bir şans olduğunu düşünüyorum. Toplumsal saçmalıklar ve boktan hayat olmasaydı, yaşamak için başka ne gerekçe bulabilirdik ki? İşte onlar var ve bizim de bir gerekçemiz var yaşayabilmek için; dövüşmek ve isyan etmek. Başka ne soluk alıp vermeyi katlanılır kılabilir? Beni böylesine şaşırtan bir çağa tesadüf ettiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Mutluluğun, doğruluğun ve güzelliğin ellerinde kurulan bir çağ bu kadar şaşırtıcı olamazdı. Öyle ki bizden sonraki kuşağın daha şaşkınlık verici şeyler yaşayacağıyla bile ilgilenemiyorum. Henüz 70 yıl ortalamasında bir şansım var bu gezegende kalabilmek için. Zaten bir gün çekip gitmek zorunda kalacağım, neden intihar edeyim? Beni bekleyen başka bir yaşamın varlığına da inanmıyorsam eğer, buradaki o sınırlı zamanı neden korkularımla başbaşa geçireyim? Neden bir şarap fıçısında geçireyim? Yapabileceğim en anlamlı iş, gözlerimde kocaman sorularla bakabilmek dünyaya. Olduğu yerde kalakalmış bir aptal gibi değil ama. Sorularımla birlikte dövüşebilmek o dünyanın rezil haliyle. Sefalet içinde de olsa dövüşmek. Yorularak, acı çekerek, güneşsiz ve insansız beyaz odalarda çürüyerek, namluların nişangahında son fotoğrafı çektirerek... Bu tuhaf bir denklem; ama bedeniniz yaralandıkça, acı çektikçe, ruhunuz soluk alabiliyor. Ve dışardaki savaşlardan kendini ayırması için korkularıyla ördüğü evlerde ve kaçarak saklandığı şarap fıçılarında tutsak olduğunu anlamaması mümkün değil insanın.

İnsan ölümü kabullenemiyor. Ölümsüzlüğü hayal ettikçe yokoluşa daha sıkı bağlanıyor. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına kocaman harflerle "her canlı ölümü tadacaktır" ayeti yazıldığında kopan gürültüyü hatırlayın. Herhalde o yazı oradan silindi artık. Ama (nedense hep aklımızdan çıkıveren o lanet olası bilgiyi) hatırlamakta fayda var. Siz bu yazıyı okurken ömrünüz akmaya devam ediyor, en değerli hazineniz tükeniyor. Eğer ölümsüzlükten medet umuyorsanız, Lokman Hekim'in o formülü kaybettiğini belirtelim. Gen haritamızın çıkarılmasından da fazla ümitlenmeyin. Klon koyun Dolly'nin ani ölümünden kimse size bahsetmediyse bir sebebi var. Hayatın akıldışılığı karşısında kekemeye dönmüş sanatın sizi ölümsüzleştirmeye güç yetirebileceği de su götürür. Ve bunların dışında herşeyin, sımsıkı tuttuğunuz avucunuzdaki kum taneleri gibi kumsaldaki diğer kumlara karışacağını zaten biliyorsunuz. Siz daha sıkı tutmaya çalıştıkça daha hızlı gidecekler. Ölümün varlığını ve kaçınılmazlığını kabul edelim. Çünkü ölümün kaçınılmazlığından kaçmaya çalıştıkça bir yokoluş tutkusu içinde buluyoruz kendimizi. Boktan bir hayatın nerede başladığını biliyoruz üstelik. Sırtımıza birilerinin basmasına boyun eğmekle ya da oyundaki diğer role soyunmakla başlıyor. Akla ve hele ki kalbe düşman bir dünyaya korkularımızla eyvallah dediğimizde başlıyor. İçimizdeki alçak heriften başlayıp aile kurumuna, televizyonlara, matematik sınavlarına, tanklara, çek defterlerine, seçim sandıklarına, strateji hesaplarına uzanan ve sistem dediğimiz o tuhaf yaratık, bize "evet" deme hakkı tanıyor.

İsyan ise bizim "hayır" deme hakkımızdır. Umuttansa iradeyi tercih etmektir. Devrim gibi geleceğe ertelenmiş bir özgürleşmeyi değil -burada ve şimdi- sınırları dövmektir. İsyancı ruhlar da zaman kavramıyla oynanan oyunları kırdıkça kendini bulur. An'ı yaşamak denilen şey, isyancıyla hedonistin literatüründe ayrı anlamlar taşır. Ve isyancının an'ı yaşayışı, genellikle, tezat biçimde mazoşizm gibi görünür. Bu boktan dünyada, yüreğinin "hayır" dediği her durumda bu sözü sese, ete-kemiğe büründürmesinin bir bedeli vardır. Ve bitmek bilmez hesaplaşmalar silsilesiyle o bedeli (önünüze konan oyuncakları iterek) o bedeli tercih etmeniz gerekir. Eğer yeryüzünü saran acılarla buluşamıyorsa insan, oyuncaklar dünyasından isyanın dünyasına geçmemiş demektir. Hayat ve yokoluş ilişkisindeki illüzyonun bir diğer boyutu da burada karşımıza çıkar. Yokoluşa duyulan tutku, oyuncakların verdiği mutlulukla yaşar. Hayata duyulan tutku ise gerçeğin sunduğu acılarla.

"Daha yavuz bir belge var mıdır ha
gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden" (4)

Şubat 2005 Atina

Ziyadesiyle yararlanılan ve bilgi çalınan kaynaklar:

-Zamanların Sonu Üzerine, YKY
-Aklın İsyanı, Alan Woods
-Mevlana Celaleddin, A. Gölpınarlı

Dipnotlar:

1 Metan, amonyak ve su buharının morötesi güneş ışınlarıyla izdivacından doğan aminoasitler... İşte ilk atalarımız. Ve bu yaşamın üretilmesi, laboratuvar ortamında başarılmadığı sürece (ki bu da mümkünün sınırındadır) gezegenimizin bu haliyle mümkün değildir.

2 E=mc2 şu demektir; bir gram maddede içerilen enerji, 2000 ton petrolün yakılmasıyla elde edilen enerjiye eşittir. Aslında yazının başındaki felaketten bahsettiğimizin farkında mısınız? Nükleer silahlar, bu bilginin bir uygulaması sadece.

3 Mevlana Celaleddin, Abdulbaki Gölpınarlı, 6. basim, sayfa 157

4 Yort Savul, Ece Ayhan