1-Gidiş
Büyük yolayrımı... Bu yol kaderimin pusulası benim. Tam da içimde beni
ben yapan şeyler tükenmeye yüz tuttuğunda ve gidecek yer kalmadığında
serildi önüme. Kalmak imkansız değildi elbette. İmkansız denilen nedir ki
zaten...
Kendimi arıyorum yolda; kaderimi. Kırk iki gündür içimden geçiyor yol.
Az gidiyorum, uz gidiyorum, her gün saatlerce volta atıyorum ve dönüp
bakıyorum ki; sadece bir arpa boyu. Hatta o kadar bile değil. Yol bir örümcek
ağına döndü içimde (bir ev!). Ömrümce tanımadığım hırslara kapıldım burada.
Her biri diğerinden komik hayallere tutundum. Kaçacak delik aradım göğsümü
delen burgudan. Yoktu. Ve işte açtım gözlerimi.
Muhteşem yalnızlığım demiştim başlangıçta. Ne muhteşem, ne perişan.
Sadeleşti ve sıradanlaştı toyluktan kurtuldukça. Kendi kustuğundan
beslenen. Terkettiğim bütün biz-ler hala küllenmemiş bir hasret közüyken. Yeni
bir ben yaratma hazırlığının çıplaklığıyla. Demek bir erbain gerekiyordu
arpa boyunu katetmeye.
Hem o terkedilen bizlerin içinde destansı, devasa savaşlar vardı.
Muazzam acıların muazzam bir acze dönüştüğü o korkunç yenilgi vardı.
Bu yolun üzerinde bütün o acının ve aczin sürgünleri. Ayhan Viyana’da,
Wagner’in şehrinde. Kalbinin iki milim kenarında uyuyan bir mermi ve
200 günün açlığıyla. Bir insan değil, bir yaşama inadı. Şimdi hangi
kahramanlık hikayesini anlatabilirsiniz Allah aşkına! Tarih denilen şey öyle
sıradanlaştı ki... Dört bir yanda, darmadağın, artık yürümeyi başaramayan,
çocukluğuna dönmüş, o devasa savaşın Azrail tarafından hayatta unutulmuş
kahramanları. Sade ve sıradan yalnızlıklarıyla, yeryüzünün yeni lanetlilerine
katıldılar.
Anlamak... Belki de bilmekten ve yaşamaktan daha değerli.
....
İşte şimdi, bütün zincirlerimden kopmuş olarak bir anlam arıyorum
kendime. Bir anlam; gerçek ve doyurucu... Ölene kadar çözülmeyecek bir anlam. Ne olmalı şimdi? Sonsuzluğu tartıştık uyku evveli. Büzüşen evren, genişleyen evren, süpernova patlamaları, karadelikler, başka evrenler, Euklides geometrisinde olmayan başka boyutlar, E=mc2, vs, vs... Hakikat neresinde bütün bunların? Bu bir hakikat arayışı mı? Şimdi öyle anlamsız geliyor ki o çaba.
Neyse ki kendi putlarıyla dövüşüyor bilim dedikleri. Ve ha notrinolar bulundu, ha quark gullionlar bulundu derken kendini dipsiz bir kuyuya doğru kovalıyor ve soluk alma fırsatı veriyor ruhumuza. Bilim... bilmek için duyduğum o tutku ne çocukça geliyor şimdi. Israrla kanatlarına yüklenen, ısrarla uçmaya
çalışan bir devekuşuymuşum sanki. Değişiyorum ve bacaklarımı keşfediyorum;
anlamayı.
....
İnsan neden yaşar? Bunları okuyan sen neden yaşıyorsun? En
erdemlilerimiz türün devamı için feda ediyorlar kendilerini. Peki ya biz? Geride
kalanlar nasıl avutacak kendini? Delice koşturuyoruz; neden? Saatlerce
çalışıyoruz hergün; sadece hayatta kalabilmek için. Peki hayatta kalmak için bu
ısrar neden? Yazık değil mi bize; dişe dokunur cevabı olan tek kimse yok
yeryüzünde. Ölmemek için sürünüp durduğumuz yetmiyormuş gibi, bir de
allayıp pulluyoruz rezil halimizi. Zavallı insan... Üç günlük dünyada o kadar
uzak ki mutluluğa, hıncını yine kendinden çıkarıyor.
Bir şeyler başarmalıyız. Başarmalıyız ki Dede Korkut bize bir isim
versin. 'Hayatta kalmayı başarıyor' diyerek övgüler dizsinler arkamızdan. Sonra
madalyalarımızla birlikte gömsünler bizi.Biz bu zindanda ne arıyoruz? Hayatımıza bir anlam mı? Bir savruluş mu bu yoksa? Ve bir manastırdan, bir batakhaneden, mutluluk oyunları oynanan sıcak bir yuvadan daha mı temiz burası?
Islak mermerin üzerinde yüzbinlerce adım. Parmaklıklarda bütün doğu
kürenin parmakizleri. İnsan neden yaşar? Bir cevap ver bana ey hayat! Sende
varsa eğer bir cevap ver. Üşüyorum. Göğsümde çırılçıplak ruhum üşüyor. Gün
batıyor. Ey -geceyi onaran mimar-, ne olur onar göğsümdeki harabeyi.
Bana bir hakikat ver. Bir hakikat ver, zehirlenmeyeyim nefes almaktan. Bir
vücudu, bir ruhun ihtiraslarını doyurmaktan bıktım. Filozoflardan,
peygamberlerden esirgediğin o hakikati istiyorum artık. Elini kalbime
koy ve bir yıldırımla yırtılsın bu rezil karanlık.
-Kaderimin kaptanı, ruhumun efendisiyim.-
Duyduğum en tutkulu sözdü bu. Timoty McWeigh'in idam edilmeden önce
günlüğüne düştüğü bir alıntı. Körfez Savaşı gazisi, Oklahoma bombacısı
Amerikan faşisti McWeigh. Elektrikli sandalyede kızartılan bir insan.
Ve bu sahneyi intikam duygularıyla izleyen kurban yakınları. Ve tam da bunun
üzerine aklima gelen bir fotoğraf; 1930'lar Amerikasında, direğe bağlayarak yaktıkları siyahın arkasında poz veren Amerikan faşistleri.
Yakılmış insan kokuları arasında utançla başeğmiş bir ironi.
Tutkulu bir söz ama yalan. Ömrümüz, rüzgarın önünde bir kuru yaprak. Ne
kaptanı, ne de tayfasıyız rüzgarın.
....
Tanrı da bizi bıraktı işte. Küstürdünüz onu. Ne iyi bir çocuktu oysa.
Gidecek bir yeri var mıydı acaba? Kimbilir... Yazık oldu. Ne iyi bir
fikirdi oysa.
-Peki onlara ne oldu?
Kimlere?
-Üç büyüklere...
Söylendiğine göre, Pişmanlık Yasası'ndan yararlanıp Kudüse inmişler.
Eeee..?
-Musa'yı bir İsrail tankı ezmiş. Bir çocuğun üzerine sürüyorlarmış tankı, O da çocuğu kurtarayım derken... Muhammed iner inmez bir otobüse binmiş. Ardından binen hamile kadına yer verdiği sırada yüzlerce parçaya ayrılmış vücudu.
-O niye?
Kadın hamile değil, canlı bombaymış, heralde otururken düzenek çalışmış.
-İsa'ya ne olmuş peki?
Bir ihbar üzerine yakalanmış. MOSSAD çözemeyince CIA'e vermiş.
Filistin askısında ölmese Guantanamo'ya götüreceklermiş.
2- Varış
Kasabalılar meydana toplanmaya başladığında, güneş henüz yitiyordu
tepelerin ardında. O ise meydanın ortasındaki yüksek kayanın üzerinde ağlamaya devam ediyordu. Böyle bir görüntü karşısında acıma duymayana insan denemezdi. Delikanlının gözleri kızarmış ve şişmişti. Ve hala kıvranarak, içi sökülür gibi ağlamaya devam ediyordu. Acımak ne kadar mümkünse, saygı duymak da o kadar zordu bu görüntüye.
Kasabalılar da insanların çoğu gibi güce saygı duyarlardı. İşte; kiliseleri orada, kasabanın hemen girişinde bütün görkemiyle duran yapıydı. Kasabanın en büyük yapısı. Ve papazları... Siyahlar içinde, uzaktan bakınca bile herşeyi bildiği belli bir adam. Güç ve saygınlık oradaydı.
Peki bu meczup?..Kimseye bir kötülüğü dokunmamıştı aslında. Ama iyiliği de dokunmamıştı. Kimseyle konuşmaz, neredeyse unutulmuş bir çocuktu. Bu yüzden, kalabalıkları uyuşturan şeylerden muaf kaldı. Onun divane halini görenlerse esrarkeş olduğundan şüpheleniyorlardı. Yaşlı anne babası ölmeden önce, kasabaya gelen bir gezgin filozofun yanında öğrencilik yapmıştı. Denilenlere bakılırsa, esrara da kitaplara da o zaman alıştı.
İşte şimdi, son gecesinde, yavaş yavaş meydandaki kalabalığın farkına varıyordu. Bu gece tebliğ vaktiydi onun için. Ama ne baltası ne de tohumu vardı. Ne mucizeleri ne de havarileri... Üzerindeki beyaz, dikişsiz mintan rüzgarda dalgalanıyordu. Yavaş yavaş ayağa kalktı. Herşey öylesine yavaştı ki törensel ciddiyet kalabalığa da yayıldı. Kalabalık korktu da biraz. Böylesine acı dolu bir yüz, ışıkla buluşunca korkutur.
‘’Zavallılar’’ diyerek başladı söze. Evet, kesinlikle öfkeyle söyledi bunu. Ama aynı zamanda acımaya bulanmış bir sevgiyle. Sonra çok şey söyledi. Ama sadece bu ilk söz sarstı kalabalığı. Acıdıkları adam onlara zavallı demişti. Sonra çok şey söyledi, evet. Ama bunlar ne kalabalığın daracık zihin koridorlarına girebildi ne de bir kitaba. Eğer ismi bir yerlerde
anılacaksa, kendisinden meczup olarak sözedilecekti. Kalabalıkların tanıdığı yüzlerce meczuptan biriydi o. Sabırsız peygamberlerden, yürekli çılgınlardan biri. Bir havariyi ya da bir zaferi beklemeye tahammülleri yoktu. Onlar için gercek, kayıtsız şartsız bir yenilgiyi, yokoluşu hiçleştirecek kadar doyurucuydu. Kalabalıkların desturuyla kirlenmediler. Iktidarla
kirlenmediler.
Delikanlı, çukura kaçmış gözlerindeki kıvılcım parladığı halde daha çok şey söyledi. Ta ki papaz akşam uykusundan uyanıp gelene, konuşanın bir zındık olduğunu farkedip ilk taşı atana kadar. İlk taşı atan, kalabalığın içindeki en günahkar adamdı. Kalabalığın içinde günahsız kimse yoktu. Herkes bir taş attı. Kanlar içindeki delikanli –ene’l hakikat!- dedi son nefesiyle.
''Duydunuz mu!'' diye bağırdı Papaz Petros, şeytanı konuşturduk. Kalabalığın kulağı vardı, işittiler. Anlamını bilmedikleri bu söz, elbette ki şeytandan gelmiş olmalıydı. ''Direğe bağlayın'' diye bağırdı Papaz, ''yakalım, kül olsun bu uğursuzluk!''
....
Bazı insanlar hakikatin peşinde heba eder ömrünü. Çoğunluksa hakikatten
kaçar. Ben, yıllarca peşine düştükten sonra, defalarca yenilen, vazgeçen,
artık umudu kesmişken körleşmiş olarak içine düşen bir adamım şimdi.
Algılayabildiğin kadar algıla; uçsuz bucaksız bir çöl ve kumun altında
sayısız canlıyla yaşam var.
Bu zindan benim çölüm. Yapayalnızım ve insanlığı oyalayan bütün yalanlardan uzak. Kendinin uzağına düşmüş olsan bile, aynı göğün altında olsan bile uzak diye bir yer vardır. Sınırlar varsa uzak da vardır. Ve işte bu sılasız gurbet; zindan içre zindan... Esrarın beceremediği şey gerçekleşti burada; zaman durdu.
Önce kabus sandım. Ama hiçbir kabus bu kadar uzun süremezdi.
Sonra gerçek sandım. Hiçbir gerçek, aynı zamanda hem bu kadar acımasız
hem de bu kadar anlamsız olamazdı.
Ne geçmiş, ne gelecek... Ne devlet, ne din, ne aile, ne de başka bir zincir. Ne vatandaşlık, ne ümmet, ne de kandaşlık sığınağı...
Hatırda, dünyevi adaletin rahle-i tedrisatı. Nilde yüzen kitaplar ve paslanmış bir kılıç.
Hakikatin içine düşmüş bir körüm şimdi. Bütün yalanlardan uzak. Bir gökkubbe, bir de duvar. İnsanlığın zihnine perde perde inen kara duvarları temsilen, bir beyaz duvar sadece. Bu sahnenin tek dekoru.
Bütün ihtiraslarımı önüme döktüm ve içlerine tükürdüm.
Hazırım. Herşey hazır. Herşey çırılçıplak. Herşey senin için soyundu ey hakikat. Çağırsan, arşa bile gelebilirim. Bir kere daha bakabilirim, ümitsiz, korkak insanlığın perişan haline. Izdıraba, çıldırmaya, (ölümsüzlüğe değil belki ama) ölmeye hazırım.
Aleksandrapoli, mart 2004
Bilsen... Lut Çölü daha kimleri ağırladı. Her yürek başka bir ayak izi. Bütün ayak izleri üstüste bindiğinde, tek yürek oldular. Onlar için dönmek gibi bir yol yoktu hiçbir zaman. Ve siz sadece dönenleri tanιdιnιz.
Atina, Ağustos 2004