Ποιος είμαι; Έθισα αυτήν την ερώτηση τελευταία φορά 5 χρόνια πριν. Ξανά και νομίζω τελευταία φορά αυτές τις μέρες που άρχισα να απαλλαγούμε από την κρίση 30 ετών που είναι γεμάτη με κατήφεια, άρχισα να ρίξει γύρω από τα χαμόγελα και πάλι, που έχω να ρωτήσω, Ποιος είμαι; Αυτή τη ζωή που ζω, πόσες προσωπικότητες μπορούσαν να χωρέσουν σε τούτη; Νομίζω πολλές.
Ben kimim? En son 5 yıl önce sordum bu soruyu. 30 yaşın kasvet dolu krizlerinden yeni yeni kurtulmaya başladığım, etrafa yeniden gülücükler atmaya başladığım bu günlerde, yeniden ve galiba son kez sormam gerekiyor; ben kimim? Yaşadığım bu hayat kaç kişiyi sığdırabilirdi ki içine? Sanırım birçok kişiyi.
Birgün hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçecekse, ilkokul sıralarında, kedi merdivenleri altında oturduğum günlerden başlasın isterdim. Kokulu silgiler, kırmızı kurdelalar, defterlerin arka yüzündeki çarpım tablosu...
İçinde yalan olmayan birşey yapmaya çalışıyorum. Yazar denilen ve oturup bunca boş laf ettikten sonra arkasına yaslananlardan değilim ve olmak istemiyorum. Siyahlar giyinmiş kalabalık bir topluluk; ''arkadaşlar! bu yoldan gitmeyin, pusu var!'' diye bağırıyor sırat köprüsünde kuzu kuzu yürüyenlere. Eğer gerçeklikle çarpışmakta ısrar ederseniz, 21. yy'da kendinizi bulacağınız yer bu siyahi kalabalık olacaktır. Son saldırı gerçekleşene dek belki de kuşaklar geçecek.
Ve yahut, romantizmini yitirmiş yıkık birey hikayelerine dönüşecek peygamberlerinki. Bir daha varolmamak üzere yenileceğiz. Aşk ve özgürlük, köleliğin çarkları arasında unufak olup gidecek. İnsan ruhu, unutarak yitirecek bu büyüyü. Kurtuluşu tanrıdan bekleyeceğiz, öylesine büyük bir yenilgi.
Henüz son sözü söylemek için erken.
Mesih'i yorumlayan öyküleri sürdürmeyi düşünüyorum. Lut Çölü Günlüğü'nde, Baba Oğul ve Gelin'de, biraz da diğer öykülerde bu teolojik karakterle 'sıradan insan' arasındaki ayrım perdesini yırtmaktı bütün istediğim. Mesih, dünyanın işkencehanelerinde öldürülecek son kişidir. Şeytanın ya da tanrının, kiminse artık, hükmettiği bu zulüm dünyasına son verilecek gün gerçekleşecektir anastasi (diriliş). Mesih, zulme verilecek son kurbanı karakterize eder. Devrim ise kıyamet demektir bu sözlükte. Sonrası; biliyorsunuz, cennet. Genelde binyıl olarak öngörülen cennet. Anarşinin arkeolojisiyle uğraşanlar, sık sık bu gibi özdeşliklerle karşılaşacaklardır. İspanyol milenyumcuları, anabaptistler, derken daha eski dışavurumlar keşfediyoruz zamanla. Mesela son olarak, 1400'lü yıllarda (yani Şeyh Bedrettin İsyanı Ege'yi kasıp kavururken) Kıbrıs'ta Kral Aleks önderliğinde bir komünleşme gerçekleşiyor ki bu sefer yar yanağı da hep beraber paylaşılıyor. Bu konu marksistler tarafından da hiç açılmadığından, biraz üzerinde durmakta fayda var. 'Zamanı gelince bakarız' mavalıyla kimse oyalanmasın. Tek eşli ataerkil toplumun nice zulmün türediği adres olduğunu asla unutmamalıyız. Sadece onun dilini değil, geleceğini de reddediyoruz. Devrim biziz. Miras hukukunun ortadan kalkmadığı bir dünyada, bütün insanların eşitliği ve özgürlüğünden sözedilemez. Bu bir boyutu. Ama diğer boyutu da bireyin cinsel potansiyelini yani temel varoluş biçimlerinden birini, baskı altında kalmadan gerçekleştirme hakkı. Cinsel kimliklerin ve cinsiyetin sömürgeleştirilmediği bir dünyada büyüyecek çocuklarımız. Sanırım Kral Aleks henüz türkçe literatüre girmedi. Umarım Serkan yakında birşeyler yazacak.
Antipolitika sözcüğünün türkçeye ne zaman girdiğini bilmiyorum ama biz Karakızıl Kolektifi olarak onu yüksek sesle ilk kez bağırdığımızı hissediyorduk. Ne kadar önemli bir kavram olduğunun çok farkında değildik, bu ayrı konu. Anarşistler cenahı olarak hep bu gerilim alanında cambazlık yapmak zorunda kaldık. Hem politik hem de antipolitik olmanın dayanılmaz ağırlığı yüzünden az bocalamadık.
Politik alan ilişkileri içinde başka bir kültür yaratma uğraşı sonuçsuz kaldığından, kişisel alandan kuracağız.Çünkü politik alan bir gerçeklik bunalımı yaşıyor. Postmodern çağların yenilmez savaşçıları olarak bizler, kişisel alana sığıntı olma durumundan kurtulamayacağımız gibi, bu çağın kahramanları yazılmayacak. Herkes antikahraman olacağı için, bir tür eşitlik durumundan faydalanacağız. Maskeleri takıp biz de şenlikte yerimizi alacağız. Şenlikten sonra herkes maskesini çıkaracak. Toplumsal alanı yeniden, doğayı ve özgürlüğü esas alan bir şekilde örmek için kolları sıvayacağız.
Blog, bunun ve aynı zamanda şenlikte buluşmanın bir yöntemi. Kişisel alanın kamusal alana dönüştüğü büyülü bir orman gibi; korku verici. Kişisel olan orada gerçekten politiktir. Çünkü ben ve anonim halk arasında bir ilişki biçimidir. Biraz dilbilgisi eksikliğinden, biraz da evde rahat rahat yazmanın rehavetinden zaten kamusal alan diye birşey kalmamıştır. Sosyal hayat öylesine acımasızki yalnız insanların çığ gibi büyüyen mutsuzluklarına çare bulmaları lazım. Benim önerdiğim bir çare yok elbette ama önerdiğim bir dizi yolculuk var. Yalnızlığınızı küçümsemeyin ve ona zaman verin. Görmek istediğiniz tabelaları siz bilirsiniz zaten. Sosyal hayat bizi doyuracak kadar ahlaklı olabilseydi, bizim biryerlere bunları karalamamızın bir anlamı kalmazdı. Yazma hakkımı, hayatın içinde olmaktan ileri gelen bir gereklilik olarak kullanıyorum. Yaşadığımı yorumluyorum. Ben diye birşey yok aslında. Sen nasıl yoksa. Aynı hikayeyi değişik kulvarlarda koşuyoruz yalnızca.
İletişim araçlarının son 15 yıldaki evriminin yakından takipçisiyim. Barikat ve Ada'da yaşanan yazım, görsel, basım ve dağıtım hengamelerini, Nokta'nın ve Borsacı'nın safi kafeinden ibaret cuma mesailerini, Çizgi Radyo'da bazen 12 saat süren Şafağı Beklerken programını, Cadde Dergisi'ndeki editör ukelalıklarımı, Global Gazetesi'nin Kandilli'deki güllerle dolu, boğaz manzaralı bahçesinde içtiğim çayları hatırladıkça, inkardan sakındığım bu delice iletişebilme çabasının benim mesleğim olmasından ileri gelen bir hak iddiasında bulunabilirim. Ama yapmayacağım.
Bu hepimizin ihtiyacı.
Ne tüme varırım ne de tümden gelirim. Parçadan yola çıkarım, vardığım yer de parçadır. Kendini tanımlamanın insan bütününü komikleştireceğine inanırım. Yüzyıllar geçtikçe daha fazla sinir hücresi oluştuğu için beyni ağırlaşan bu yaratık, eninde sonunda şiir yazmak gibi şeyleri keşfettiğinde, insan olmak gerçekten ayrıcalık halini aldı. Ben de bu delice çağda yaşayan fani bir birey olarak güzelliği çizmeye çalıştım en başta. Daha sonra öğrendim çirkinin içindeki güzeli bulmayı.
Birlikte yazabileceğimiz yerler elbette mümkün. Ahali'ye söz verdim, yazıcam hala.
İletecek bir mesajının olması, çağımızda ciddi bir iddia. Evet, benim bir iddiam var. Yalın olabildiğim sürece olacak da. Bunu, bir azınlığa ya da çoğunluğa ait olma duygusuyla değil, benliğimle yaptığım için sizden tek ricam bana acıma lütfunda bulunabilmeniz. İnsan olmanın bütün acısı yüreğine çökmüşken, nefes alır gibi yazmak istiyorum. Haberden, tarihten ötesini. An'ı.
Ama kahramanı budalayla eştutarak. Bir türlü iftiralardan kurtulamayan çağdaşımız peygamberleri...
Trajik bir hikaye yaşadığımızı ve yazdığımızı düşünüyorum, bunu değiştirebilmek pek kolay değil. Bu yazının başlığı belki de ''Neden Herkes Mizah Yazarı Olamaz'' olmalıydı. Benim hem çağım hem de gerçekçilik adına kaydetmeye, tesbit etmeye çalıştığım bu trajedi, hayata vantuzumsu tutkularla bağlanmış türümüzü paradoksal bir durumda tesbit ediyor.
Tarih ırmağı hızlanarak akıyor. Herşeye rağmen, pratik olarak gidişatın iyi olduğunu gözlemleyenler çoğunlukta. Ben onlardan değilim. Mülkiyet ve otoriteyi temel alan günümüz dünyasının çöküşe gittiğini gözlemlemek zor değil. Kriz, bu çöküşün bir yansımasından ibaret. Ama çökenler kapitalistler değil. (Ne zaman ekonomiden bahsetsen, ekonomistçe duyuluyor her dediğin söz...) Demek istediğim, çöküş bizim sürekli yoksullaşan hayatımızdan, işsizlikten, sürekli düşen saat ücretlerimizden ve elbette toprak rantından, yüksek kiralardan, paranın uluslararası piyasalarda değer kaybetmesinden başka birşey değil. Ama çelik kasasında biriktirdiğini kaybedenlerin şımarık gürültüsü altında, yaşamsal gereksinimlerinden mahrum olanların iniltileri duyulmuyor.
Latin Amerikalılar her zamanki gibi ciddi isyan ve özyönetim deneyimleri yaşıyorlar. Zapatist Otonom Bölgeleri, Arjantinli işçilerin fabrika işgalleri, Brezilya topraksızlar hareketi, çağımızın lanetlileri tarafından çöküşe karşı açılan yepyeni bayraklar. Mülkiyetin insan üzerindeki boyunduruğunu kırmanın canlı deneyimleri. Ve bütün bu deneyimlerin sıçrama tahtası, Aralık İsyanı oldu. Aralık İsyanı'na bakarak, insanlığın kötü gidişatı karşısında, insan ruhunun eli kolu bağlı, çaresizce oturmadığını görmek mümkün. İsyan, insan ruhunun plastik bir dünyada patlattığı çığlık, kriz kadar yaygın ve derin bir hal aldığında, tarih ırmağındaki akışın bizi bir cennete çıkarması da olası.